1930'lar Türkiye’si: Devletçilik Zorunluluk muydu, Tercih mi?
Bu Bölüm Hakkında
1929 Dünya Ekonomik Buhranı sonrasında Türkiye'nin devletçilik modeline geçiş süreci, bu modelin ideolojik mi yoksa zorunlu bir tercih mi olduğu tartışılıyor. Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı kapsamında kurulan Sümerbank, Etibank ve Karabük Demir Çelik gibi tesislerle sıfırdan sanayi altyapısı oluşturulması anlatılıyor. Devletçiliğin sınıfsal boyutu, işçi ve köylülerin üzerindeki ağır yük, milli burjuvazi yaratma çabası ve Sovyet etkisi gibi konular ele alınırken, modelin başarıları ve sınırları değerlendiriliyor.
Ele Alınan Konular
- 1929 Buhranı ve devletçiliğe geçiş
- Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı
- Kamu iktisadi teşebbüslerinin kuruluşu
- Devletçiliğin sınıfsal boyutu
- Sovyet etkisi ve uluslararası bağlam
Herkese merhabalar. Bugün e biraz karanlık bir ve yağmurlu bir İstanbul sabahından size sesleniyorum. E Türkiye İktisat Tarihi serisinin devamıyile ilgili bu yayını gerçekleştireceğiz. Eee ilk yayında zaten hani Osmanlı’nın son yıllarından cumhuriyetin ilk yıllarına olan bölümü ele almıştık. Şimdi bugün de 1930’ları 1930’lar devletçiliğini inceleyelim istiyorum. Farkındaysanız şu anda birkaç tane farklı seri devam ediyor kanalda. Geçinemeyenler serisi günlük iktisadi gelişmelere odaklanıyor. Otoriter politik, otoriter rejimlerin politik ekonomisi serisi biraz daha politik ekonomik teorik bir tartışma düzleminde yürüyor. Bir de Türkiye iktisat tarihi ki bu aslında bir talep neticesinde olmuştu. Yorumlarda gelen taleplerden böyle bir eee hani şey vardı, istek vardı. Ben de eee onunla ilgili bir seri yapmaya çalışıyorum elimden geldiğince. Bunu da 89 yayınlık bir seri olarak planladım. Bakalım e göreceğiz nasıl gideceğini. E lütfen gene bayağı da yorumlar geliyor bu arada videolara. O yüzden çok teşekkür ediyorum. Yorumlarınızı esirgemeyin. Beğenmeyi, paylaşmayı videoları unutmayın ki bu tartışma zenginleşsin. Eee yeni konu fikirleri çıkıyor. Yeni konuşma konuları fikirleri çıkıyor. Yeni tartışma eee alanları açılıyor. Yeni şeyleri öğreniyoruz. Ben de dahil olmak üzere. Dolayısıyla lütfen bu yorumları yapın. Eee dediğim gibi kanala da eee maddi katkıda da bulunabilirsiniz. Süper teşekkür veya eee işte katıl butonuyla üye olarak. E bunun gelirleri de Darfak eğitim kurumlarıyla paylaşılıyor. E onu da vurgulamak isterim. Şimdi e öncelikle bugünkü Türkiye İktisat Tarihi serimizin ikinci bölümünü yapalım isterseniz. Geçen bölümde dediğim gibi Osmanlı’nın son dönemindeki ekonomik çöküşten cumhuriyetin ilk yıllarındaki ekonomik bağımsızlık mücadelesine uzanan süreci konuşmuştuk. Bugün de 1930’lar Türkiye’sinin belki de en çarpıcı ekonomik deneyimi, devletçilik modelini inceleyelim istiyorum. ki günümüze de yansımaları olan bir model bu aslında. Çünkü bugün Türkiye’de devletin ekonomideki rolü tartışmasını açtığımızda bazıları hemen devlet ekonomiden elini çekmeli derken diğerleri de özelleştirmeler durdurulsun, işte stratejik sektörler devlete geri dönsün diyor. Eee şimdi bu tartışmanın tarihsel kökenlerini anlamak için 1930’ların devletçilik deneyimine bakmak zorundayız diye düşünüyorum. Bugünkü ekonomi politikaları tartışmalarımızı hala şekillendiren bu deneyim nedir? Nasıl ortaya çıktı? Sonuçları ne oldu? İşte bu soruları eee peşinden gidelim. Bu soruları anlamaya çalışalım. Bu soruların cevaplarını anlamaya çalışalım istiyorum. Şimdi 1929 Dünya Ekonomik Buhranı var. Charlie Chaplin filmleri izleyenler e bileceklerdir. Onun filmlerine yansımıştır bu buhran. Sadece ekonomik değil ideolojik bir dönüm noktası aslında. Yani Wall Street’in çöküşüyle başlayan eee ve tüm dünyaya yayılan bu kriz liberal kapitalizmin eee mutlak zaferini ilan eden batılı ekonomistleri açıkçası şaşkına çevirmişti. Çünkü serbest piyasa her şeyi halleder inancı ciddi bir darbe almıştı bu krizle beraber. Türkiye içinde buhranın yetkileri özellikle dış ticaret üzerinden hissedildi. İlk yayında da bundan bahsetmiştik. Ticaret durdu dünyada neredeyse 1929 krizinden sonra ihracatımızın büyük kısmını oluşturan bizim de Türkiye’nin tarım ürünlerinin fiyatları keskin biçimde düştü. Talep düştüğü için. Örneğin buğday fiyatları %60, tütün fiyatları ki Türkiye’nin bunlar temel ihraç kalemleriydi o zaman. %50 düştü ki bu ihracat gelirlerimizin dramatik biçimde azalması anlamına geliyor tabii ki. Şimdi dış ticaret dengesi altüst oldu. Bu bir kere gerçek ve döviz sıkıntısı baş gösterdi ekonomide ve bu koşullarda ithalat yapma imkanları da büyük ölçüde daraldı. Türkiye daha önce ithal ettiği birçok ürünü artık ithal edemez hale geldi. İşte tam bu noktada eee devletçi ekonomi politikalarına geçişin zemini oluştu diyebiliriz. ithal edemiyorsak kendimiz üretiriz fikri bir zorunluluk olarak ortaya çıktı aslında. Şimdi 1930’ların devletçiliği sadece ekonomik koşulların dayattığı zorunlu bir tercih miydi yoksa ideolojik bir tercihin sonucu muydu sorusu hep sorulur, tartışılır, konuşulur. Şimdi bu soru Türkiye iktisat tarihçileri arasında hatta yer yer hala tartışılıyor. Bir görüşe göre devletçilik tamamen konjonktürel bir tercih. işte Buhra’nın yarattığı olağanüstü koşullara bir yanıt ve başka bir seçenek yoktu ki bu bu görüşü destekleyenler İsmettin Önü’nün meşhur sözünü hatırlatırlar. Yani liberal ekonomiyi bilmiyor değiliz. Onu uygulayamayacak durumdayız anlamında bir söz. E ki devletçiliğin aslında Başbakan İsmet İnönü’nün 1930 yılında Sivas’ta tren istasyonu açılırken tren Sivas’a ulaşıyor. Tren yolu. Eee Sivas’a ulaştığında Sivas’ın eee işte garının açılışında eee yaptığı bir konuşma da var devletçilikle ilgili. Hani bu devletçilik işte bizim milletimizin getirdiği bir şey. Milletimizin aslında eee hani hissiyatı öyle ki her şey devletten bir hak görüyor falan gibi ama böyle ideolojik bir duruş göstermiyor açıkçası. Bir de tabii o yanda geçen videoda da bahsetmiştim zannedersem. Eee batılı ekonomiler bu büyük Buhran’ın etkisi altında inim inim inerken çok yüksek işsizlik oranları çok ciddi daralma, ekonomik daralma altında. E o sırada Sovyetler Birliği de ciddi bir planlı ekonomi eee uygulaması yapıyor. Stalin zaten ülkenin başında ve büyüme rekorları kırıyor. Şimdi dolayısıyla biraz da pragmatik de bakıyorlar açıkçası. Yani batı böyle gidiyor işte aslında doğuda da yani veya doğ kuzey diyelim o zaman için. Başka bir alternatif var ve bu alternatif çok farklı bir modelde çok daha başarılı oluyor gibi gözüküyor en azından o dönemde. Dolayısıyla hani eee bu şekilde devam edelim. Başarılı olanı alalım fikri de aslında birazcık var. Şimdi diğer bir görüşe göre ise devletçilik Kemalist ideolojinin özünde olan bir şey ve Buhran bu ideolojiyi hayata geçirmek için uygun koşulları sağladı. Bu da aksi görüş. Şimdi bu görüştekiler Sovyetler Birliği’nin planlı ekonomi modelinin etkisine ve Mustafa Kemal’in bağımsızlıkçı vizyonuna işaret ediyorlar. Şimdi gerçek aslında muhtemelen bence bu ikisinin arasında bir yerde. Devletçilik ideolojik eğilimlerle pratik zorlulukların bir bileşimi olarak ortaya çıkmış gibi gözüküyor Türkiye’de. Ama şunu da unutmamak lazım ki Türkiye’de devletin ekonomideki ağırlığı da zaten yeni bir olgu değildi. Hani Osmanlı’dan beri süre gelen bir gelenek işte nerede bu devlet? Hatta hala süre gelen bir gelenek. Devletçilik bu geleneğin modernize edilmiş bir versiyonu olarak da görülebilir belki. Peki devletçilik tam olarak neydi? Yani en basit tanımıyla nasıl tanımlayabiliriz? İlkeleri neydi? E bunu belki konuşalım. Eee, özel sermayenin yetersiz kaldığı alanlarda, bakın yetersiz kaldığı alanlarda yeterliyse sıkıntı yok aslında. O yüzden de aslında tam bir sosyalist komünist model de değil tabii ki. Özel sermayenin yetersiz kaldığı alanlarda devletin doğrudan yatırım yapması, üretim faaliyetlerini üstlenmesi ve ekonominin genel yönelimini belirlemesi. Bu şekilde tanımlayabiliriz devletçiliği. Ama şunu da belirtmek lazım. İşte Sovyetler Birliği’ndeki gibi topyek bir eee devletçilik veya işte oradaki erken aşamalarda devlet kapitalizmi veya sosyalizm değil. Daha çok özel sermaye ile devlet sermayesinin yan yana olduğu karma bir model. 1930’ların devletçiliğini temel ilkelerin bence beş tane temel ilkesi var. Bir tanesi temel sanayi kollarında devletin öncülüğü. İkincisi dış ticarette korumacılık. Şimdi üçüncüsü dengeli bütçe ve mali disiplin. Osmanlı’dan gelen hani o işte borçlanma ve o borçların sonunda siyasi bağımsız düğünü falan konuşmuştuk geçen. Ona karşı böyle bir alerji var diyelim haklı olarak aslında. Yabancı sermayeye karşı temkinli yaklaşım ve planlı sanayileşme 5. Şimdi bu ilkeler doğrultusunda Türkiye’de önce kamu iktisadi teşebbüsleri kurulmaya başladı. 1933’te Sümerbank, 35’te Etibank. Duymuşsunuzdur zaten. Bu kurumlar sadece birer banka da değil. Aynı zamanda adları banka ama aynı zamanda sanayi işletmelerini yöneten holding şirketleri ve 1934’te Sovyetler Birliği’ndeki başarısı görüldükten sonra da bir uygulamaya konulan bir 1 5 yıllık sanayi planı var. Türkiye’nin ilk kapsamda ekonomik planı. Sovyetler Birliği’nden teknisyenler de geliyor. Hatta ondan sonra endişe edip sadece Sovyetlerde dönüyormuşuz gibi olmasın diye Amerika’dan da birkaç tane teknisyen getirtiyorlar. Danışmanlık yapılsın diye. Çünkü o zaman böyle bir planlama kurumu falan da yok. maliye bürokrasisi kısıtlı işte eğitimli bürokrat eee imkanı altında bunu yapmaya çalışıyor açıkçası. Türkiye’nin ilk planlı kalkınma deneyimi aslında bu. Eee ve bu plan dönemin Sovyet uzmanları ve dediğim gibi Amerika’dan da biraz dengelemek için uzman çağrılıyor. Onların desteği de hazırlanıyor. Ama daha tabii Sovyet uzmanlarının ağırlığı çok daha fazla. Bunu kabul edelim ki Sovyetler maddi destek de veriyor ve Türkiye’nin sanayileşme stratejisini belirliyor. Şimdi plan temel tüketim mallarının yurt içinde üretilmesini hedefleyen bir plan. dokuma, cam, kağıt, kimya ve demirçilik gibi sektörlere öncelik veriliyor. Bu sektörlerin seçilmesinin nedeni de hem temel ihtiyaçlara yönelik olmaları bu sektörlerin hem de ithalat bağımlılığının en yüksek olduğu alanlar olmaları Osmanlı’dan beri gelen. Şimdi birinci plan kapsamında Türkiye’nin dört bir yanında eee fabrikalar kuruluyor. İşte Kayseri’de uçak ve dokuma, İzmit’te kağıt, Karabük’te Demir Çelik, Nazilli’de basma fabrikaları. Bu fabrikalar sadece üretim tesisleri de değil. Bu orada aynı zamanda cumhuriyetin modernleşme projesinde sembolleri ya bazıları maalesef tamamen ortadan kalktı. İzmit’teki SEKA gibi ama çok geniş bir alanda hakikaten sosyal donat alanlarıyla falan da bezlenmiş fabrikalar bunlar. Fabrikaların etrafında modern yerleşim birimleri, okullar, hastaneler, sinema ve tiyatros olanları inşa ediliyor. Böylece sadece ekonomik değil aslında toplumsal bir dönüşüm de hedefleniyor burada. Eee bir de bu fabrika kuruluş yerleri aslında ilginç. Onun da bir politik ekonomik bir boyutu var aslında. Çünkü fabrikaların nerede kurulacağı sadece ekonomik değil aynı zamanda politik boyutları olan da bir karardı diye düşünüyorum. Ki fabrikalara baktığımız zaman yerlerinin mümkün olduğunca ülkenin farklı bölgelerine dağıtılmaya çalıştığını görüyoruz. Bu hem bölgesel kalkınma farklılıklarını azaltmak hem de cumhuriyetin modernleştirici etkisini ülkenin her köşesine yaymak amacını taşıyordu. Ama tabii bazı ekonomik kriterler de göz önünde bulunduruldu. Sadece bu açıdan değil. Çünkü hammaddeye yakınlık, ulaşım imkanları yani sonuçta e fabrikayı dağın başına işte mesela ne bim Kars’ın veya işte Erzurum’un böyle palan dökende bir fabrika kurulmuyor. Çünkü eee daha oraya doğru düzgün işte tren gitmemiş. Yeni gidiyor. Eee hani sonuçta o fabrikada üretilen ürünün pazarlara da ulaşması lazım. Ülkenin dört bir yanına dağıtılması lazım veya ihraç edilecekse ihracat limanlarına ulaştırılması lazım. Eee, dolayısıyla hammaddeye yakınlık, ulaşım imkanları, mevcut iş gücü ve pazar potansiyeli gibi faktörler de fabrikaların yer seçiminde etkili oluyor. Öte yandan, e, bu dönemde kurulan fabrikaların birçoğunun bugünün standartlarıyla değerlendirildiğinde optimal ölçekte olmadığını görüyoruz. Olmadığını. Şimdi bazıları kapasitesinin altında çalışıyor aslında. Bazıları verimsiz teknolojiler kullanılıyor ama bu eleştiriler dönemin koşulları içerisinde değerlendirilmeli. Çünkü burada amaç sadece verimli üretim değil aynı zamanda daha milli bir sanayinin ilk temellerini atmak. Eee sonrasında 2 5 yıllık sanayi planı hikayesi var. Şimdi birinci planın başarısını görünce yani tabii ki inanılmaz hani her hedefe ulaşıldığı bir başarı yok ama ciddi bir başarı da var aslına baktığımız zaman makul bir başarı var. Öyle söyleyelim. Ve bunun üzerine 2 5 yıllık planın da hazırlanmasını hedefliyorlar. 1938’de tamamlanıyor bu planın hazırlanması. 39’da da başlamak üzere daha iddialı hedefler içeriyor. Temel tüketim mallarının ötesine geçerek ara mallar ve yatırım malları üretimine ağırlık veren bir plan. Ayrıca madencilik, enerji ve ulaştırma sektörlerine de büyük önem atfediliyor. Ama Dünya Savaşı 1939’da başlıyor biliyorsunuz. işte Almanya’nın eee Polonya’ya saldırmasıyla eee plan tam olarak uygulanamıyor. Savaş ekonomisi koşullarına giriliyor ve öncelikler değişiyor. Tabii ki buna yol açıyor. Önceliklerin değişmesine yol açıyor savaş ekonomisi. Özellikle savunma sanayine yönelik yatırımlar ön plana çıkıyor. Diğer sektörlerdeki yatırımlar ise erteleniyor veya oldukça küçültülüyor planda olduğu haline göre. Ve savaş yıllarında Türkiye tabii ki savaşa girmese de 1 milyondan fazla insanın neredeyse silah altına alınması, tanımsal üretimde büyük düşüş. Bunun neticesinde savaş ekonomisi, enflasyon, kara borsa ve kıtlık ortaya çıkıyor. Ekon ekmek karnaya bağlanıyor. Bunları biraz ilk yayında da konuşmuştuk. Ve bu dönemde devletçi politikalar açıkçası savaş ekonomisi koşullarında, savaş koşullarına uyum sağlamak için dönüştürülüyor. Eee, bir de bu 1930’ların eee, devletçilik politikalarının sınıf eee, sınıfsal boyutunu da konuşalım isterim. Çünkü bu 1930’ların devletçiliğini değerlendirirken sınıfsal boyutunu da göz ardı etmemek gerekir diye düşünüyorum. Şimdi devletçi politikalar kimin çıkarına hizmet ediyordu? Kimin yükünü ağırlaştırıyoryu da konuşalım isterim. Çünkü devlet eliyle yaratılan sanayi aynı zamanda tabii bir milli burjuvazi de yaratıyor. Devlet ihaleleri, imtiyazlar. Mesela bu malların ticareti, üretilen malların devlet fabrikasında üretilse bile veya o malların üretiminde kullanılacak bazı girdilerin ticareti, satın alınması, kredi olanakları tabi bu sınıfın sermaye birikimini sağlıyor ve devlet burjuvazi ilişkileri bu dönemde biçimlenmeye başlıyor ve günümüze kadar uzanan bir geleneğin temelleri atılıyor. Aslında öte yandan devletçi sanayileşmenin büyük ölçüde işçiler ve köylüler üzerine yıkıldığını da görüyoruz. İşçiler ağır çalışma koşulları ve düşük ücretlerle karşı karşıya. Sendikal haklar yok gibi bir şey. Çok sınırlı. 1936 tarihli iş kanunu görünüşte işçilere bazı haklar tanısa da kağıt üstünde özünde sermaye birikimini kolaylaştırmaya yönelik bir kanun. Grev hakkı tanınmıyor. Sendikalar üzerinde sıkı denetim öngörülüyor. Köylüler ise kırsal kesim ise düşük tarım ürünleri fiyatları ve ağır vergiler altında eziliyor. Aşağı kaldırılmıştı. Bunu da konuşmuştuk ama yerine bazı başka dolaylı vergiler getiriliyor. Üstelik tarımsal üretim sanayi için gerekli sermaye birikiminin ve dövizin ana kaynağı olarak görülüyor. Zaten ülkenin en büyük eee şeysi sektörü tarım. Bu da köylünün ürettiği artı değerin önemli bir kısmının sanayiye aktarılması anlamına geliyor. Eee bir de bu devletçi ekonomi politikanın toplumsal cinsiyet boyutundan da belki kısaca değerlendirmek gerekebilir. Çünkü cumhuriyetin modernleşme projesi kadınların kamusal alanda ve ücretli emek piyasasında daha görünür olmalarını teşvik ediyordu. Kamu işletmelerinde çalışan kadınlar modernleşmenin sembollerinden biri haline geldiler. Ama tabii bu dönüşüm tüm kadınlar için eşit biçimde yaşanmadı. eğitimli, kentli, orta sınıf kadınlar için yeni fırsatlar açılırken kırsal kesimdeki ve kentlerin yoksul mahallelerindeki kadınlar için pek az şey değişti açıkçası. Onların emeği hala büyük ölçüde görünmez ve değersizdi. Ayrıca fabrikalaşma süreciyle birlikte kadın emeğinin sömürüsü de yeni biçimler kazanıyor. Kadınlar genellikle tekstil gibi emek yoğun sektörlere sektörlerde erkeklerden daha düşük ücretlerle ve daha kötü koşullarda çalışmak durumundalar. Bu da devletçilik dönemindeki modernleşme söyleminin aslında bazı sınırları olduğunu gösteriyor bize. Bence bir de 1930’ların devletçiliğini değerlendirirken uluslararası boyutunu da göz önüne alalım isterim. Çünkü bu dönem dünya ekonomisinin krizde olduğu, korumacı politikaların yaygınlaştığı ve otarşik yani kendi kendine yetenki ingilizcesiyle eee bu ekonomi modellerinin popülerleştiği bir dönem. Şimdi Türkiye’nin devletçiliği bu küresel eğilimin bir parçası. Naziler Almanya’da ve faşistler İtalya’da devlet kapitalizminin farklı versiyonlarını uyguluyorlar. Sovyetler Birliği’nde zaten merkezi planlama hakim. Amerika Birleşik Devletleri’nde Roosevelt’in Franklin Del Roosevelt’in FDR kısaca New Deal politikaları, yeni düzen politikaları diyelim. Devletin ekonomiye aktif müdahalesini öngörüyor. Keyin politikalar bunlar. Türkiye şimdi bunlar yapılırken Türkiye devletçi politikaları uygularken aslında bu uluslararası deneyimlerden de yararlanıyordu. Özellikle Sovyetler Birliği’nin planlama deneyimi ve teknik desteğini bahsetmiştim zaten. Türkiye’nin sanayileşme eee stratejisini şekillendirmede önemli rol oynadı. Ama aynı zamanda Türkiye’nin devletçiliği dış ticarette dengeyi gözetmeye çalışan pragmatik bir yaklaşımı da içeriyor. 1930’ların ortalarından itibaren özellikle Nazi Almanya’sıyla eee beraber geliştirilen Nazi Almanya’sıyla ortaklaşa geliştirilen veya işte hani ikili ilişkiler bağlamında geliştirilen takas ticareti. Clearing de deniyor ona galiba. Takas ticareti anlaşmaları. Yani mal karşılığı, para karşılığı değil de mal karşılığı mal Türkiye’nin dış ticaret istatjisinin önemli parçası haline geliyor. Ki bu anlaşmalar Türkiye’nin tarım ürünleri ve hammadde karşılığında Almanya’dan sanayi ürünleri ve silah almasını eee sağlıyordu. Ki bu durum Türkiye’nin dış ticaretinde hızla artan bir Alman etkisi yarattı açıkçası. 1938’e geri indiğinde Türkiye’nin dış ticaretinin yaklaşık yarısı Almanya ile gerçekleşiyordu. Ki bu yüksek bağımlılık savaş sırasında, savaş yıllarında Türkiye’nin manevra alanını kısıtlayan önemli faktörlerden bir tanesi oldu. Belki de Almanya’ya hani savaş açamamızın bir faktörü de budur diye düşünmek mümkün. Peki bu başarısı ve sınırların artık sonuna doğru yaklaşırken konuşmanın bunu da konuşalım biraz. Yani o dönemde uygulanan devletçiliğin başarısı ve sınırları nelerdi? Başarılı oldu mu? Eee, şimdi bu soruya yanıt vermek biraz zor. Tek bir yanıt vermek zor en azından. Çünkü başarının tanımı ve ölçüleri malum farklılaşabilir. Şimdi makroekonomik göstergeler açısından baktığımızda 3039 dönemi yani 1930-1939 dönemi Türkiye ekonomisi yıllık ortalama %7 civarında büyüdüğünü görüyoruz. Şimdi bu buhranın yarattığı küresel durgunluk ortamında oldukça etkileyici bir performans. Bunu kabul etmek lazım. Başarı yani. Sanayi üretimi iki katına çıkmış. İthalata bağımlılık azalmış. Ekonomi çeşitlenmiş. Bunlar gayet iyi. Sektörel olarak bakıldığında dokuma, şeker, çimento gibi eee temel tüketim mallarında önemli ölçüde yerli üretime geçilmiş gözüküyor. Demir çelik gibi eee stratejik stratejik sektörlerdeki ilk adımların atıldığını görüyoruz. Ülkenin enerji altyapısı geliştiriliyor. Ulaşım ağı genişliyor demir yolları. Ama tabii bu başarının sınırları da var. İlk olarak hala bir tarım ülkesi Türkiye. 30’da da tarım ülkesi, 39’da da tarım ülkesi. Yani tarım hala en büyük sektör. sanayi hamlelerine rağmen 1930’ların sonunda bile gayri sarfi milli haslağanın eee GMP dediğimiz işte İngilizce Gross National Product’ın %10’undan azını oluşturuyor. eee sanayi nüfusun büyük çoğunluğu hala tarımla uğraşmaya devam ediyor. İkinci olarak sanayileşme hamlesi ithal ikameci bir modele dayanıyor. Yani daha önce ithal edilen malların ülke içerisinde üretilmesine odaklanıyor. Bu kısa vadede ithalat bağımlılığını azaltsa da uzun vadede teknolojik gelişme ve rekabet gücü açısından sınırlayıcı olabilir diye düşünülüyor. Üçüncüsü de devletçi model sermaye birikimini ve kaynak dağılımını politik süreçler aracılığıyla yönlendiriyordu. Bu da kaçınılmaz olarak tabii rant arayışı, kayırmacılık, verimsizlik. İşte sonuçta bir milli burjuva sınıfı da yaratınca aslında bir nevi devlet eliyle bu sınıfı yaratıyorsunuz. İnsanları devlet eliyle zengin ediyorsunuz. Çünkü sonuçta birilerine o paranın aktarılması lazım ki onlar zengin olsunlar tabii ki. bir işte burjuva sınıfını oluştursunlar. Eee, ya Dünya Savaşı sonrasında da aslında eee, dünya ekonomisinin yeni bir düzene girdiğini, Bretonwood sistemi, bunu konuşacağız. Serbest ticaretin ve sermaye hareketlerinin önündeki engellerin kaldırıldığını bir sistemi öngörüyor. Amerika’nın artık ekonomik ve askeri hegemonyası altında liberal ekonomi politikaları yeniden yükselişe geçecekti ki bu küresel değişim Türkiye’nin devletçi modeline dönüştürdü. 1950 yılında iktidara gelen Demokrat Parti malum her mahallede bir milyoner sloganıyla devletin ekonomideki ağırlığını azaltmaya ve özel sektörü öne çıkarmaya yönelik bir söylem benimsedi. Bunu yapabildiler mi? Göreceğiz. Marshall yardımları ve Amerika’nın etkisi bu dönüşümün de itici güçlerinden bir tanesi oldu. Ama tabii savaş sonrası dönemde devletçiliğin mirası tam olarak terk edilmedi. Hala bile terk edilmedi aslında. Devlet işletmeleri varlığını sürdürdü. Eee, hatta yenileri eklendi bunun üzerine 1950’ler boyunca. Devlet sermaye ilişkilerinin karakteri değişse de devletin ekonomideki ağırlığı devam etti. Ki bu da bize devletçiliğin Türkiye ekonomisinin yapısal bir özelliği haline geldiğini gösteriyor. Sonuç olarak aslında değerlendirme yapıp da bağlayacak olursam aslında 1930’ların devletçilik deneyimi Türkiye iktisat tarihinin en önemli dönüm noktalarından bir tanesi olarak görüyorum. Ki bu deneyim sadece bir ekonomik model değil aynı zamanda bir toplumsal dönüşüm projesi bence. Devletçilik dediğimiz şey burada dönemin koşulları içerisinde değerlendirdiğimizde önemli başarılar elde etti. Evet, sıfırdan bir sanayi altyapısı kuruldu. Temel tüketim mallarında kendine yeterlilik sağlandı ve buhranın yıkıcı etkilerine karşı görecili bir koruma sağlandı. Ama bu başarıların toplumsal maliyeti de göz ardı edilmemeli. İşçi ve köylülerin üzerindeki ağır yük, toplumsal eşitsizliklerin devamı, kadın emeğinin sömürüsü ve çevre tahribatı gibi faktörler devletçi modelinde karanlık yüzünü bize gösteriyor. Şimdi bugün Türkiye’de devletin ekonomideki rolünü tartışırken 1930’ların deneyiminden çıkarabilecek dersler olduğunu düşünüyorum. Devlet müdahalesinin ne zaman gerekli olduğu, hangi alanlarda fayda sağlayabileceği ve nasıl daha demokratik ve eşitlikçi hale getirebileceği gibi sorunları bu tarihsel deneyim ışında değerlendirelim isterim. Peki burada da 1930’ların devletçiliğinden 1950’lerin liberalizme geçişi nasıl oldu? Marshall yardımları Türkiye ekonomisini nasıl şekillendirdi? Demokrat Parti dönemindeki ekonomi politikalar Türkiye’yi nereye taşıdı? İşte bu soruların cevabını bir sonraki yayında alacağız. Bir sonraki yayında buna devam edeceğiz. Ama şimdiden söyleyebilirim ki bu dönemde alınan kararlar ve yapılan tercihler Türkiye’nin bugünkü ekonomik yapısını belirleyen en kritik dönemeşlerden birini oluşturuyor. Yorumlarınızı, sorularınızı bekliyorum. Eee, bu yayınları lütfen desteklemeyi, paylaşmayı, yorum yapmayı, işte like atmayı süper teşekkür veya katıl butonuna maddi katklıda bulunabilirsiniz de maddi katkıda bulunmayı ki Darfak eğitim kurumlarına bağış olarak dönsün bekliyorum. Bu video ilgili söyleyeceklerim şimdilik bu kadar. Bir sonraki videoda görüşmek üzere. Hoşça kalın. Yeah.