2001’den 2025’e Türkiye Ekonomisi: Kriz, Reform, Büyüme ve Dönüşüm
Bu Bölüm Hakkında
2001 krizinden günümüze Türkiye ekonomisinin dönüşümü kapsamlı şekilde ele alınıyor. Kemal Derviş'in güçlü ekonomiye geçiş programı, Merkez Bankası bağımsızlığı ve bankacılık reformlarıyla sağlanan istikrar, AKP'nin ilk dönemindeki etkileyici büyüme performansı inceleniyor. 2010 sonrası kurumsal yapının aşınması, inşaat odaklı büyüme modeli, Merkez Bankası bağımsızlığının zayıflaması ve TÜİK verilerine güvenin azalması ekonominin kırılganlaşmasının nedenleri olarak tartışılıyor.
Ele Alınan Konular
- 2001 krizi ve güçlü ekonomiye geçiş programı
- Merkez Bankası bağımsızlığı ve aşınması
- İnşaat odaklı büyüme modeli
- 2018 kur krizi ve yapısal kırılganlıklar
- Ekonomik verilerin güvenilirliği sorunu
Kayıt Dışı İktisat kanalına bir kez daha hoş geldiniz. Türkiye iktisat tarihi serimize devam ediyoruz. 8. bölümle karşınızdayım. Önceki bölümlerde Osmanlı’nın son döneminden başlayarak cumhuriyetin ilk yıllarını, 30’ların devletçilik deneyimini, Dünya Savaşı’nın karna ekonomisini, 50’lerdeki liberal dönüşüm, 60 ve 80 arası planlı kalkınma dönemi ve 80 sonrası neoliberal politikaları incelemiştik. Bugün ise 2001 krizi sonrası dönemi yani güçlü ekonomiye geçiş programından günümüze uzanan süreci ele alalım istiyorum. Şimdi eee bugün Türkiye ekonomisinde yaşanan krizin kökenlerini anlamak için aslında 2001 krizine ve sonrasındaki dönüşüme bakmak gerekiyor. 2001 krizi sadece bir ekonomik çöküş değil aynı zamanda siyasal ve toplumsal bir dönüm noktasıydı esasen. Krizin ardından malum uygulanan Kemal Derviş programı Dünya Bankası Başkan Yardımcılığından davet edilerek geldi Bülent Ecevit tarafından biliyorsunuz. Ve sonrasında iktidar değişimi sonrası 2002 Kasım seçimlerinde bu programı devralan AKP iktidarı Türkiye’nin ekonomik ve siyasal yapısını köklü biçimde dönüştürdü. Peki şimdi 2001 krizi sonrası ekonomik yapılanma Türkiye’yi nasıl şekillendirdi? Merkez Bankası bağımsızlığı, bankacılık reformu ve mali disiplini merkeze alan güçlü ekonomiye geçiş programı hangi sorunları çözdü? Hangi yeni sorunları yarattı? E AKP döneminde neoliberal politika nasıl derinleşti ve dönüştü? Ve 2010 sonrası dönemde ekonomi nasıl ilerledi? Çünkü 2010 sonrası dönemde farklı bir eee ekonomik düzen başladı diyebiliriz aslında. İşte bu soruların peşinden gidelim istiyorum. Şimdi öncelikle 2001 yılı Türkiye ekonomisi için tam bir yıkım yılıydı açıkçası. 19 Şubat 2001’de patlak veren kriz ki Kasım 2000’deki krizin de bir nevi devamıydı aslında. Bir gecede faizlerin %7.500 lira fırlamasına, borsanın %18 değer kaybetmesine ve bankaların bazı bankaların batmasına neden oldu ki yıl sonunda ekonomi %9,5 küçülmüş. işsizlik %10.3’e yükselmiş ve yüzlerce şirket iflas etmiş ve binlerce insan işsiz kalmıştı. Şimdi bu krizin birçok nedeni vardı aslında. 1990’lar boyunca süre gelen yüksek enflasyon, bütçe açıkları, yapısal sorunlar ve siyasi istikrarsızlık krize zemin hazırlamıştı. Evet ama krizin derinleşmesine neden olan asıl faktör 1989’da tam serbestleşen sermaye hareketleri. Turgut Özal’ın tabiriyle bu bir siyasi karardır. Ekonomik değil biliyorsunuz. Ve bunun yarattığı finansal kırılganlıktı. Şimdi 2000 yılında uygulamaya konulan IMF destekli program enflasyonu düşürmeyi ve döviz kurunu stabilize etmeyi hedefliyordu. Ama programın yapısal zayıflıkları ve siyasi gerilimlerin yarattığı güven bunalımı programın çökmesine ve derin bir krize yol açtı. Şimdi kriz neoliberal modelin iflası olarak da görülebilir. Bu modelin yeniden yapılandırılması olarak da görülebilir. Bir yandan sermaye hareketlerinin serbestleştirilmesi, finansal düzenleme eksikliği ve yapısal reformların tamamlanamaması gibi neoliberal politikaların çelişkileri krize neden olmuştu. Diğer yandan ise kriz sonrası uygulanan politikalar neoliberal modelden kopuş değil bu modelin daha derinleştirilmiş ve kurallı bir versiyonunu temsil ediyordu. Krizin ardından Dünya Bankası’ndan getirilen Kemal Derviş ekonomiden sorumlu bakan olarak, devlet bakanı olarak atandı ve güçlü ekonomiye geçiş programı adı altında bir reform paketi hazırlandı. Bu program üç temel hedef üzerine kuruluydu. Bir tanesi mali disiplinin sağlanması, ikincisi yapısal reformların tamamlanması, üçüncüsü de enflasyonla mücadele. Programın en önemli bileşenlerinden bir tanesi Merkez Bankası’na bağımsızlık verilmesiydi. 2001’de çıkarılan yasa ile Merkez Bankası fiyat istikrarını sağlama konusunda bağımsız hale getirildi ve hazineye avans verme yani hazineye borç verme olanağı kaldırıldı ki bu aslında enflasyonun eee temel itici güçlerinden bir tanesiydi 90’lar boyunca. Bir nevi aslında hani Başbakanın Merkez Bankası’ın telefon açması ve para basarak bize para göndermesi gibi hani amiyane olarak tabii ki eee karikatüze edebiliriz. Eee bağımsızlık öncesindeki durumu. Bu Merkez Bankası eee Merkez bankacılığında hani Washington uzlaşısı, Washington konsensüsü denilen eee ve IMF ve Dünya Bankası tarafından dünyadaki pek çok ülkeye dayatılan ekonomi politikaları bütünün temel ilkelerden bir tanesi olduğunu söyleyebiliriz. Bir diğer önemli bileşen bankacılık sektörünün yeniden yapılandırılmasıydı. Bankacılık düzenleme ve Denetleme Kurumu güçlendirildi. Bankaların sermaye yapıları güçlendirildi ve denetim mekanizmaları geliştirildi. Bu süreçte birçok banka TMSF’ye tasarruf mevduatı sigorta fonuna devredildi ve sonradan satıldı veya tasfiye edildi. Şimdi mali disiplin alında bütçe dışı fonlar kapatıldı. Kamu harcamaları kısıtlandı ve vergi gelirleri arttırıldı. Eee faiz dışı bütçe fazlası hedefi kondu ve kamu borç stokununda gayri sarfi yurtiş hasayı oranının düşürülmesi amaçlandı. Ayrıca tarım sektöründe destekleme alımları kaldırıldı ve doğrudan gelir desteği sistemine geçildi. Enerji, telekomünikasyon ve ulaştırma gibi sektörlerde özelleştirmeler hızlandırıldı. Sosyal güvenlik sistemi reformu başlatıldı. Bu reformlar IMF ve Dünya Bankası’nın desteğiyle ve 19 farklı yasa parlamentodan, meclisten çıkartılarak gerçekleştirildi. Kemal Derviş bu reformların kısa vadede acı vereceğini ama uzun vadede ekonomiyi güçlendireceğini savunuyordu diyebiliriz. Tabii işte biliyorsunuz 2002de yılında e bir şekilde koalisyon hükümetinin parçalanması, erken seçim kararı alınması ve eee 2002 seçime tek başına iktidara gelen AKP biliyorsunuz çünkü iktidar partileri ANAP, DSP ve MHP üçü de baraj altında kaldılar. Eee Kemal AKP Kemal Derviç programını sahiplendi ve uygulamaya devam etti. Bu aslında birçok gözlemci için sürpriz olmuştu. Çünkü hani dışarıdan bakıldığında İslamcı köklere sahip bir parti neoliberal politikalara bu denli sarılması beklenmiyordu açıkçası. parti tabanının geleneksel muhafazakar eğilimleriyle çelişeceği bu politikaların düşünülüyordu. Ama AKP liderliği o dönemde pragmatik bir yaklaşım benimsedi. Bir yandan geleneksel muhafazakar değerlere vurgu yaparken diğer yandan küresel sermaye ve uluslararası finans kuruluşlarıyla iyi ilişkiler geliştirildi ki bu bir bir nevi meles strateji. Bu meles strateji partinin hem geleneksel tabanını hem de yeni orta sınıfları ve iş dünyasını memnun etmesini sağladı. AKP’nin ilk döneminde 2002 Kasım’dan 2007 Temmuz’a kadar olan dönem ekonomi politikasının temel özellikleri şunlardı. Bir tanesi mali disipline sıkı bağlılık. Faiz dışı bütçe fazlası hedefleri tutturuldu. Kamu borç stoku düşürüldü. Enflasyonla mücadelede Merkez Bankası’nın bağımsız para politikası desteklendi. Enflasyon tek haneli rakamlara kadar indi. Eee özelleştirmelerin hızlandırılması devam etti. Tüpraş, Erdemir, Türk Telekom gibi büyük kamu şirketleri özelleştirildi. Yabancı sermayeyi açılım anlamında doğrudan yabancı yatırımları çekmek için teşvikler sunuldu ve AB uyum sürecinin hızlandırılması boyutunda da AB müzakereleri başlatıldı ve ekonomik mevzuat eee Avrupa Birliği standartlarına uyumlu hale getirildi. Ki bu politikalar 2002-2007 arasında etkileyici ekonomik sonuçlar yarattı. Ekonomi yılda ortalama %7 büyüdü. Enflasyon %70’lerden hatta 2001’deki %100’lerden 8’lere kadar düştü. Kişi başına gelir milli gelir 3.500 dolardan 9.000 000 dolara yükseldi ve yabancı yatırımlar rekor düzeylere ulaştı. Ki bu başarılı performans AKP’nin 2007 seçimlerinde oylarını arttırarak yeniden iktidara gelmesini sağladı. Ama bu dönemin ekonomik büyümesi ağırlıklı olarak dış kaynaklara dayanıyordu ve yapısal sorunları çözmekten çok aslında bir nevi erteliyordu. Şimdi 2008’de ABD’de başlayan ve hızla dünyaya açılan küresel finansal kriz Türkiye ekonomisini de derinden etkiledi. Hatta o dönemde işte basını takip edenler hatırlayacaklardır. Eee, Kris Türkiye’yi teyet geçecek deniyordu. Ben hatta o zaman bir köşe yazısı yazmıştım. Teyet mi sekant mı geçti diye. Çünkü hani Türk’te teyet geçmediği açıkçası gözüküyordu verilerden. Eee, sekant geçtiğini söyleyebiliriz. geometri bilenler ne dediğimi anlayacaktır. 2009’da çünkü hani bu krizin etkisiyle hani sekant geçmesi, teyet geçmemesinin bir göstergesi. Ekonomi %4.7 küçüldü. İşsizlik %14’e yükseldi ve ihracat %23 azaldı. Eee krizin Türkiye’ye de bulaşma kanalı ağırlıklı olarak dış ticaret ve finansal bağlantılardı. İhracatın büyük kısmını oluşturan Avrupa pazarlarındaki daralma Türkiye’nin ihracatını vurdu. Ayrıca küresel likidite koşullarının sıkılaşması Türkiye’ye sermaye girişlerini ilk başta yavaşlattı. Eee, hükümet bu arada krize karşı genişleyici maliye ve para politikaları uyguladı. Vergi indirimleri, yatırım teşvikleri ve kamu harcamaları arttırıldı. Merkez Bankası faiz oranlarını düşürdü ve likidite desteği sağladı piyasaya. Bu önlemler krizin etkilerinin hafiflenmesine yardımcı oldu. Evet. Ve ekonomi 2010’da yeniden %8,5, 2011’de ise %11.1 büyüdü. Ama bu hızlı toparlanmanın bir bedeli vardı esasen. Bütçe açığı arttı, cari açık genişledi ve enflasyon yükseldi. Dahası bu dönemde yeni bir ekonomik model arayışı da belirginleşmeye başlamıştı. 2010-2011 yılları bu açıdan bir dönüm noktası. Çünkü 2010’da biliyorsunuz bazen hani siyasi gelişmeler anlamında dönüm noktası. 2010’da bir anayasa referandumu var kabul edilen ve 2011 genel seçimlerinde yeniden eee AKP’nin eee seçimlerden galip çıktığını görüyoruz ve bu şekilde güçlenen iktidar giderek daha otoriter bir yönetim tarzı benimsemeye başladı. Sadece siyasi açısından konuşmuyorum. Ekonomi politikaları anlamında da konuşuyorum. Çünkü burada bu dönemde gördüğümüz kadarıyla kurumsal yapı ve piyasa mekanizmaları üzerindeki siyasi müdahaleler arttı. Merkez Bankası’nın bağımsızlığı fiilen aşınmaya başladı. Düzenleyici kurumlar üzerindeki siyasi kontrol güçlendi ve yargı bağımsızlığı zayıfladı. Bu gelişmeler tabii ki ekonomik aktörlerin güvenini sarsarak yatırım ortamında olumsuz etkiledi. Öte yandan bir faiz lobisi söylemiyle finans sektörü de hedef alınmaya başladı. Burada işte biliyorsunuz sonraki yıllarda sıklıkla kullanılan faiz, sebep, enflasyon, sonuç eee şeklindeki ekonomik anlayış Merkez Bankacılığının geleneksel yaklaşımına ters düşüyordu. Burada şu virgülü yap açmamda fayda var aslında. Faiz sebebi enflasyon sonuç bence yanlış bir tabir değil. Doğru bir tabir. Evet. Faiz oranlarını değiştirerek enflasyonu etkileyebilirsiniz. O açıdan baktığınızda evet faiz sebep, enflasyon sonuç. Fakat bu faiz sebep enflasyon sonuç söylemi aslında faizle enflasyon arasında bir pozitif korelasyon olduğu varsayımına dayanıyor. Yani faizleri düşürerek enflasyonu düşürebiliriz. Faizler artarsa enflasyon artar varsayımına dayanıyor ki işte bu çok nadir koşullar altında gerçekleşebilecek bir şey aslında. Çok daha yaygın koşullarda Türkiye’de aslında bu koşullarda faizi arttırdığımız zaman enflasyonu düşürmek daha olası. Dolayısıyla hani aslında faiz sebebi enflasyon sonuç kavramı yanlış değil bence. Yani en azından ilk bu cümle olarak yanlış değil ama eee faiz düşürerek enflasyonu düşürmek çok olası değil. Öyle söyleyeyim. Ki bu söylem işte zamanında politikaya da dönüştü ve Merkez Bankası faiz oranına düşük tutma baskısı altında kaldı açıkçası. Eee, işte burada tabii vergi cezaları, kimi şirketlere el koyma, yargı ve medya üzerindeki artan kontrol işte bu da iş dünyasında siyasi risk algısını yaratan hususlar ve uzun vadeli yatırım kararlarını olumsuz etkiliyor. Eee, ve bir tabii kutuplaştırıcı bir siyasi söylenme de birleşince ekonomik aktörlerin beklentilerinin bozulduğunu ve piyasa mekanizmalarının işleyişinin bu dönemde zayıfladığını görüyoruz. da ekonominin kırılganlığını arttırıyor ve yapısal sorunların derinleşmesine neden oluyor. Bir de tabii burada 2010 sonrası dönemde Türkiye ekonomisinin büyüme modeli giderek daha fazla inşaat sektörüne dayanmaya başladı. Bundan da bahsetmek lazım. inşaattan eee TOKİ’nin genişleyen faaliyetleri, büyük altyapı projeleri, köprüler, otoyolları, havalimanları gibi kentsel dönüşüm projeleri ekonomik büyümenin lokomotifi haline geldi. Adeta ki inşaat odaklı büyüme modeli eee kısa vadede istihdam yaratma ve ekonomiyi canlandırma açısından etkili görünüyordu ama uzun vadede sürdürülebilir değildi ve çeşitli sorunlar eee barındırıyordu. Mesela burada ilk olarak inşaat sektörü katma değeri düşük ve teknolojik gelişmeye katkısı çok sınırlı bir sektör. Yani inşaat yatırımları, üretkenlik artışı ve rekabet gücü açısından sanayi yatırımları kadar değerli değiller açıkçası. İkinci olarak inşaat sektörü yüksek oranda dış girdiye bağımlı. Çimento, demirçelik, makine gibi temel girdiler büyük ölçüde ithalata dayalı. Bu da cari açın büyümesine katkıda bulunuyor. Üçüncü olarak inşaat sektörü doğası gereği spekülatif bir sektör ve varlık balonları yaratma eğiliminde yer yer pek çok ülkede böyle sadece Türkiye için söylemiyorum ki işte konut fiyatlarındaki hızlı artış konut edinmeyi zorlaştırırken spekülasyonda teşvik ediyor. Belki dördüncü olarak inşaat sektörü çevresel tabii tahribata neden oluyor. Bunu da söyleyelim. Yani kentlerin yaşanabilirliğine zarar veriyor. Yeşil alanların metonlaşması, altyapı yetersizliği ve plansız kentleşme yaşam kalitesini düşürüyor. Belki de son olarak inşaat sektörü ekonomide rant odaklı bir anlayışı besliyor. Arsa ve gayrimenkul spekülasyonu, üretken faaliyetlerden ziyade politik bağlantılar ve rant kollama davranışlarını teşvik ediyor. Ama bu sorunlara rağmen hükümet inşaat sektörünü desteklemeye devam etti. vergi indirimleri, kredi kolaylıkları, imar affı, yabancılara mülk satışının kolaylaştırılması ve hatta sonraki yıllarda biliyorsunuz eee Türk vatandaşlığı da eee inşaat yatırımına yani yabancıların inşaat satın almasına bağlanması gibi politikalar da sektör teşvik edildi açıkçası. Ama bu model 2018’de başlayan eee ekonomik krizle birlikte ciddi bir darbe aldı. AKP’nin ilk 10 yılını Türkiye ekonomisinin küresel likidite olduğundan önemli ölçüde yararlandı. Bunu da söylemek lazım. 2008 küresel krizi sonrasında özellikle eee gelişmiş ülke merkez bankalarının uyguladığı genişleyici para politikaları krizin bir aşamasından sonra gelişmekte olan ülkelere bu arada Türkiye’ye de tabii ki bol miktarda sermaye akışı sağladı. Bu dönemde Türkiye’ye yıllık ortalama 40-50 milyar dolar civarı sermaye girişi, yabancı sermaye girişi oldu. Tabii bu sermaye girişi ekonomik büyümeyi finanse etti. Cari açığın sürdürülebilirliğini sağladı ve Türk lirasının değerlenmesine katkıda bulundu. Ama bu sermaye girişleri aynı zamanda yeni kırılganlıklar da yarattı. E mesela sermaye girişlerinin büyük kısmı doğrudan yatırımlardan ziyade portföy yatırımları ve kısa vadeli krediler şeklindeydi. Bu da ani duruş hani sudden stop dediğimiz literatürde ve ters akış riskini arttırıyordu açıkçası. İkinci olarak sermaye girişleri cari açının finansmanını kolaylaştırarak yapısal reformların ertelenmesine neden oldu. Eee yüksek cariye açık işte bu da gayri saarfi yurtçi aslanının yer %5’ine 6’sına da ulaşmıştır zaman. Türkiye ekonomisini dışlara karşı kırılgan hale getirdi. Üçüncü olarak şey sayılabilir. Sermaye girişleri özel sektörün özellikle de şirketlerin döviz cinsinden borçlanmasını teşvik etti. 2018’de mesela döviz cinsinden borç 300 milyar dolar aşmıştı. Bu da kur riski ve finansal kırılganlığı arttıran bir husustu açıkçası. 2013’te Amerikan Merkez Bankası’nın artık varlık alımının azaltacağını açıklamasıyla başlayan o tapering dediğimiz süreç gelişmekte olan ülkelere sermaye akışının yavaşlamasına neden oldu. Bu da Türkiye gibi cari açı yüksek. E ve dış finansmanına bağlı ülkeler için zorluklar yarattı açıkçası. 2018’de Amerika Birleşik Devletleri ile yaşanan bir diplomatik gerilim, küresel faiz artışları ve Türkiye’nin kendine özgü ekonomi politikaları bir kur krizine yol açtı. Ağustos 2018’de Türk lirası dolar karşısında bir ayda %40’a yakın değer kaybetti. Bu durum tabii ki yüksek döviz borcu olan şirketleri çok zor durumda bıraktı. birçok iflas vakasına neden oldu ve bu kriz aslında 2018 krizi Türkiye ekonomisinin kırılganlıklarını açıkça gösterdi ve ekonomi politikasına bir paradigma değişikliği ihtiyacını ortaya koydu diye düşünüyorum. Merkez Bankası bağımsızlığı bir de tabii burada 2001 krizi sonrası ekonomik yapılanmanın temel taşlarından bir tanesiydi açıkçası. 2001’de çıkartılan yasa ile Merkez Bankası’na fiyat istikrarını sağlama konusunda tam yetki ve bağımsızlık verilmiş ve hazineye avans verme olanağı kaldırılmıştı. Ama 2010 sonrası dönemde özellikle de 2013’ten itibaren Merkez Bankası üzerindeki siyasi baskının arttığını görüyoruz. Eee Merkez Bankası’nın faiz politikasına doğrudan müdahaleler olduğunu görüyoruz. Ki bu müdahaleler birkaç biçimde gerçekleşti gördüğümüz kadarıyla bazen açık sözlü beyanlarla Merkez Bankası faiz indirilmeye çağrıldı. Bazen Merkez Bankası Başkanı değiştirildi. Bazen de kurumun karar mekanizmaları yeniden yapılandırıldı. Mesela 2018-2021 döneminde eee Merkez Bankası Başkanlığı dört farklı kişi atandı. Bu değişikliklerin çoğu başkanların faiz arttırma kararları sonrasında gerçekleşti. Bu da tesadüf olamaz herhalde. Bu tabii bu durumda kurumun kredibilitesine eee namını diyelim yani repütasyonunu veya namını ciddi biçimde zedeledi ve uluslararası yatırımcıların güvenini sarstı açıkçası ki Merkez Bankası bağımsızlığının aşınması ekonominin en önemli sorunlarından bir tanesi olan enflasyonla mücadeleyi de zorlaştırdı. İşte 2017’de %11 olan enflasyon, 2018’de %20’ye, 2021’de ise %36’ya çıkmıştı ki bu da reel ücretlerin gerilemesine, gelir dağılımının bozulmasına ve ekonomik belirsizliğin artmasına neden oldu ki faiz politikasındaki tartışmalar, faiz politikası konusundaki tartışmalarda sadece teknik bir mesele değil, aynı zamanda siyasi bir mesele haline geldi. Yani faiz karşıtı söylem eee değil mi? Yani böyle bir hem dini bazen referanslarla, e, bazen milliyetçi referanslarla faiz lobisi, dış güçler söylemi gibi desteklendiğini görüyoruz. Ki bu tartışmalar ekonomi politikasının bilimsel ve kurumsal temellerini zayıflattı ve ekonomik kararların giderek daha da siyasallaşmasına neden oldu. Şimdi diye burada tabii şeyden de bahsetmek lazım. Ekonomik verilerin güvenirliliği bunlar sağlıklı ve ekonomik işi için temel bir koşul. Ama son yıllarda eee resmi verilere, resmi ekonomik verilere güveninde ciddi biçimde azaldığını görüyoruz. enflasyon, işsizlik ve büyüme verilerine şüpheyle yaklaşılmaya başlandı. Burada tabii ki işte bu verileri açıklayan kurumun kurumsal bağımsızlığının aşınması tabii ki bence bu güven krizinin en temel nedenlerinden bir tanesi açıkçası. Son yıllarda işte kurumun başına da sık sık siyasi atamaların yapılması, metodoloji değişikliklerinin yeterince şeffaf olmaması, eee verilerin de yeterince şeffaf olmaması eee yer yer enflasyon sepeti verilerinin mesela verilerin manipüle edildiği şüphesini güçlendirdi. Özellikle enflasyon verileri konusunda değil mi? Açıklanan rakamlar ile halkın günlük hayatta deneyimlediği fiyat artışları arasında büyük farklar oluştu. Bu durum bağımsız enflasyon araştırmaları yapan kurumların ortaya çıkmasına nedeni oldu. Örneğin işte ENA Grup gibi bağımsız grupların değil mi? Çok daha yüksek enflasyon rakamları açıklamaya başladığını görüyoruz. Resmi rakamlara göre. Verilere güvenin azalması aslında ekonomik karar alma süreçlerini de zorlaştırdı. Belirsizliği artırdı ve ekonomik aktörlerin beklentilerini bozdu. Bu da tabii ki yatırım, tasarruf ve tüketim kararlarını ciddi derecede olumsuz etkiledi. Dahası güvenilir veriler, güvenilir ekonomik veriler demokratik hesap verebilirliğin de temel bir unsuru. Yani ekonomik verilerin manipüle edildiği algısı yapılmıyorsa dahi hükümetin ekonomik performansının sağlıklı biçimde değerlendirmesini zorlaştırır ve demokratik denetim mekanizmalarını zayıflatır. Bunu da söylemek lazım. Yani kısa bir değerlendirme yapıp da sonuca sonuç olarak bağlayacak olursak aslında 2001 krizi sonrasındaki dönemin Türkiye ekonomisi için eee çelişkili bir dönem olduğunu düşünüyorum açıkçası. Bir yandan 2002-2007 arasındaki etkileyici ekonomik performans, diğer yandan yeni kırılganlıklar ve yapısal sorunlar. Ya 2001 krizine yanıt olarak geliştirilen ve IMF ile Dünya Bankası desteğiyle uygulanan güçlü ekonomiye geçiş programı makroekonomik istikrar sağlama konusunda başarılı oldu. Evet, enflasyon düştü, bütçe disiplini sağlandı ve bankacılık sistemi güçlendirildi ki AKP’nin ilk dönem dönemlerinde bu programın devamlılığının sağlandığını ve ekonomide görece istikrarlı bir büyüme yakalandığını görüyoruz. Ama bu büyüme ağırlıklı olarak dış kaynaklar ve inşaat sektörüne dayalıydı ve yapısal dönüşümü sağlama konusunda da oldukça yetersiz kaldı. 2010 sonrasındaki dönemde ise kurumsal yapının aşınması ve ekonomi politikasının siyasallaşması ekonomideki kırılganlıkları arttırdı diye düşünüyorum. Merkez Bankası bağımsınızın zayıflaması, TÜK verilerine güvenin azalması ve yargı bağımsızlığının aşınması ekonomik istikrarı tehdit eden faktörler haline geldi ki 2018’de başlayan ve 2021’de derinleşen ekonomik kriz bu kırılganlıkların ve yapısal sorunların bir sonucu olarak görülebilir diye düşünüyorum. Yüksek enflasyon, işte döviz kurulundaki sert dalgalanmalar, artan işsizlik ve reel ücretlerin erimesi bence ekonomik modelin sürdürülebilir olmadığını gösterdi. Ki bugün de Türkiye ekonomisi bir yor ayrımında duruyor. Yani ya mevcut ekonomik politikalarla devam edecek, kırılganlıklar daha da artacak, ekonomik sorunların derinleşmesi riski var. Diğer yandan kurumsal yapının yeniden inşası, demokratik denetim mekanizmalarının güçlendirilmesi ve yapısal reformların gerçekleştirilmesi ekonomik toparlanma ve sürdürülebilir kalkınma için de bir fırsat sunuyor diye düşünüyorum. Burada tabii bu süreçte eee ekonomi politikalarının e siyasi kaygılardan bağımsız olarak bilimsel temellere dayanması ve toplumsal refah odaklı bir anlayışla şekillendirilmesi bence çok büyük bir önem taşıyor. Ayrıca ekonomik kararların şeffaf, hesap verilebilir ve katılımcı süreçlerle alınması hem ekonomik istikrar hem de demokratik gelişim açısından bence hayati öneme sahip. Peki şunu da düşünelim. Yani 2018 sonrası yaşanan kriz Türkiye’nin uzun vadeli kalkınma perspektifini nasıl etkiler? Bu krizden çıkış için hangi alternatif ekonomi politikaları düşünülebilir? Eee ve hani Türkiye otoriterleşme eğilimleriyle ekonomik kalkınma arasındaki çelişkiyi nasıl aşar? Şimdi bu soruların cevaplarını bu yayında tabii ki vermiyoruz. Artık bu yayında sona yaklaştık. Bir sonraki yayında ele alalım istiyorum. Eee yani şimdiden de söyleyebilirim ki aslında Türkiye’nin ekonomik geleceği sadece teknik kararlarla değil aynı zamanda siyasi tercihler ve toplumsal dinamiklerle de şekillenecek. Lütfen yorumlarınızı eee video altına yazın ki tartışalım, konuşalım beraber. Elimden geldiğince bütün yorumlara cevap vermeye çalışıyorum. Yayını da eğer paylaşır, beğenir, hype atabilir veya atarsanız eğer eee ve hatta bir de belki de eee üye olmayı düşünür. Ücretli üye olmayı düşünür. Öyle de kanala destek olursanız eğer özellikle de memnun kalırım. Ama tabii ki bunu yapmak zorunda değilsiniz. E reklamları izleyerek de eee yayınları takip edebilirsiniz. Çünkü kanalımızın gerileri biliyorsunuz reklam, üyelik her ne şekilde süper teşekkür. Her ne şekilde gelir elde ediyorsak Daruşafak eğitim kurumlarıyla paylaşılıyor. Bunu da bir kez daha vurgulamak isterim. Beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum ve hepinize iyi günler diliyorum.