72 Saat Çok Kritik: Petrol Sıçradı, TCMB Geliyor | Dolar, Altın, Borsa
Bu Bölüm Hakkında
Prof. Dr. Ceyhun Elgin, Nisan 2026'nın son haftasına girerken Hürmüz Boğazı'ndaki İran-ABD geriliminin petrol fiyatlarını nasıl oynak tuttuğunu ve bunun Türkiye ekonomisine yansımalarını ele alıyor. Çarşamba günkü TCMB Para Politikası Kurulu toplantısı ve olası faiz kararı senaryoları ayrıntılı biçimde değerlendiriliyor; enflasyon beklentilerinin 2026 yıl sonu için yüzde 27,5'e yükselmesi kritik bir risk unsuru olarak öne çıkıyor. BIST 100'ün tarihi zirvelere oynaması, CDS priminin gerilemesi ve yabancı yatırımcı girişleri olumlu sinyal verirken konut satışlarındaki yavaşlama piyasanın çok katmanlı görünümünü ortaya koyuyor. S&P'nin Türkiye kredi notunu BB- durağan düzeyinde tutması ve Merkez Bankası'nın kur-faiz-rezerv dengesi üzerindeki baskılar da masaya yatırılıyor. Yayın, belirsizlik döneminde bireysel yatırımcı için vade, çeşitlendirme ve psikolojik dayanıklılık ekseninde pratik bir karar çerçevesi sunarak bitiyor.
Ele Alınan Konular
- Hürmüz Boğazı gerilimi, İran-ABD müzakereleri ve petrol fiyatlarının seyri
- TCMB Para Politikası Kurulu toplantısı ve faiz kararı senaryoları (yüzde 37 mi, yüzde 40 mı?)
- Enflasyon beklentilerinin bozulması ve Merkez Bankası güvenilirliği
- Türkiye piyasaları: BIST 100, CDS primi, döviz rezervleri ve yabancı yatırımcı girişleri
- Konut satışları ve gayrimenkul piyasasının mevcut görünümü
- Belirsizlik döneminde bireysel yatırım kararları: vade, çeşitlendirme ve davranışsal finans
Herkese Merhaba değerli dostlar, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Ben Prof. Dr. Ceyhun Elgin.
Bugün çok kritik bir haftaya giriyoruz. Başlığı özellikle böyle seçtim: 72 saat çok kritik. Petrol, faiz, altın ve dolar aynı anda masada.
Çünkü artık mesele sadece İran savaşı değil. Hatta açık konuşayım, insanlar İran savaşını dinlemekten de biraz yoruldu. Her gün aynı cümleler: ateşkes olacak mı, Hürmüz açılacak mı, Trump ne dedi, İran ne cevap verdi, petrol ne oldu? Evet, bunlar önemli. Ama izleyici açısından asıl soru artık şu: Bu gelişmeler benim cebime ne yapacak?
Dolar ne olacak? Altın ne olacak? Faiz düşecek mi, artacak mı? Merkez Bankası çarşamba günü ne karar verecek? Petrol yeniden zıplarsa enflasyon yine mi bozulacak? Konut almak mantıklı mı? Borsa niye yükseliyor? Yabancı para gerçekten dönüyor mu, yoksa kısa vadeli carry trade mi? İşte bugünkü yayında bu soruların hepsini sade, anlaşılır ve günlük hayatla bağlantılı bir şekilde konuşacağız.
En başta şunu net söyleyeyim. Ben yatırım danışmanı değilim. Burada söyleyeceklerim yatırım tavsiyesi değildir. Kimseye “şunu alın, bunu satın” demiyorum. Benim amacım, içinde bulunduğumuz karmaşık tabloyu anlaşılır hale getirmek. Çünkü bugünkü ekonomide para kazanmak kadar, yanlış karar vermemek de çok önemli. Hatta böyle dönemlerde bazen en iyi karar, en yüksek getiriyi kovalamak değil, en az pişman olacağınız dengeyi kurmaktır.
Şimdi önce dünyadan başlayalım.
Hafta sonu yine Hürmüz hattında sert bir gelişme yaşandı. Amerika, İran bayraklı bir gemiye müdahale etti; İran bunu açıkça “silahlı korsanlık” olarak nitelendirdi ve cevap vereceğini söyledi. Daha birkaç gün önce İran Hürmüz Boğazı’nı geçici olarak açmış, bazı gemilerin geçişine izin vermişti. Bunun ardından piyasalar biraz nefes almıştı. Petrol fiyatı gevşemişti. Ama sonra tablo yeniden karıştı. Amerika ablukayı sürdürüyor, İran bunu ateşkesin ihlali olarak görüyor, Pakistan’da yapılması beklenen görüşmeler konusunda da netlik yok.
Yani ortada çok klasik bir Trump dönemi manzarası var: Bir yandan “anlaşma yakın” deniyor, öte yandan sahada askeri baskı artıyor. Bir yandan müzakere mesajı veriliyor, öte yandan gemi vuruluyor, gemi durduruluyor, taraflar birbirini suçluyor. Bu da piyasalara şunu söylüyor: Sakinleşme olabilir ama güven yok.
Petrol de bu yüzden oynak. Cuma günü Brent petrol 90 dolar civarına kadar gevşemişti. Bu sabah yeniden 95 doların üzerine çıktı. Bazı anlarda daha sert yükselişler de gördük. Şimdi izleyici doğal olarak şunu soruyor: Petrol 90’a mı dönecek, 100’ün üzerine mi yerleşecek? Ben burada tek bir rakam vermekten kaçınırım. Çünkü mesele sadece arz-talep meselesi değil. Mesele Hürmüz Boğazı, İran’ın tavrı, Amerika’nın ablukası, Çin ve Hindistan’ın enerji güvenliği, sigorta maliyetleri, navlun maliyetleri, yani taşımacılık maliyetleri ve savaş psikolojisi.
Bunu çok basit anlatayım. Petrol fiyatı sadece kuyudan çıkan petrolün fiyatı değildir. Petrol fiyatı aynı zamanda “o petrol güvenli şekilde limana ulaşabilecek mi?” sorusunun fiyatıdır. Eğer tankerler riskli bölgeden geçerken daha yüksek sigorta ödemek zorunda kalıyorsa, eğer bazı gemiler rotasını değiştiriyorsa, eğer ülkeler stok yapmak istiyorsa, bu sadece petrolü değil, nakliyeyi, gübreyi, gıdayı, uçak biletlerini, sanayi maliyetlerini de etkiler. O yüzden Hürmüz haberi sadece dış politika haberi değildir; mutfak masasına kadar gelen bir haberdir.
Bu hafta bir başka kritik gelişme de şu: Çarşamba günü Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası’nın Para Politikası Kurulu toplantısı var. Yani PPK toplantısı. Bu hafta piyasalar sadece İran’a, Trump’a, petrole bakmayacak; aynı zamanda Merkez Bankası ne yapacak, ona bakacak.
Burada teknik gibi görünen ama hayatımızı doğrudan etkileyen bir mesele var. Politika faizi şu anda yüzde 37. Fakat İran savaşı başladıktan sonra Merkez Bankası bir hafta vadeli repo ihalelerine ara verdi. Bu ne demek? Merkez Bankası piyasaya normal kanaldan para vermeyi sınırladı, likiditeyi sıkılaştırdı. Bunun sonucu olarak piyasadaki gecelik faizler yüzde 37 civarından yüzde 40’a doğru çıktı. Yani kağıt üstünde politika faizi yüzde 37 olsa da piyasa fiilen daha yüksek bir faizle çalışıyor.
Şimdi çarşamba günü soru şu: Merkez Bankası bu fiili sıkılaşmayı resmi hale getirecek mi? Yani politika faizini yüzde 40’a çıkaracak mı? Yoksa politika faizini yüzde 37’de tutup, likidite araçlarıyla sıkı duruşa devam mı edecek?
Piyasa katılımcılarının bir kısmı faizin yüzde 37’de kalmasını bekliyor. Ama bence burada çok önemli bir gerekçe var: enflasyon beklentileri bozuluyor. Merkez Bankası’nın Nisan ayı Piyasa Katılımcıları Anketi’nde 2026 yıl sonu enflasyon beklentisi yüzde 27,5’e yükselmiş durumda. Şubat ayına göre ciddi bir bozulma var. 2027 yıl sonu enflasyon beklentisi de yüzde 20,1’e çıkmış. 12 ay sonrası enflasyon beklentisi yüzde 23,4. 24 ay sonrası beklenti de yüzde 18.
Şimdi bu rakamlar ne demek? Şunu demek: İnsanlar artık sadece “bu yıl enflasyon yüksek olacak” demiyor. Daha uzun vadeye baktığında da enflasyonun kolay kolay tek haneye inmeyeceğini düşünüyor. Bu Merkez Bankası açısından çok kritik. Çünkü enflasyonla mücadelede en tehlikeli şey sadece bugünkü fiyat artışı değildir. Asıl tehlike, insanların gelecekte de fiyatların yüksek artacağına inanmaya başlamasıdır.
Neden? Çünkü beklenti bozulursa herkes davranışını ona göre ayarlar. İşçi daha yüksek ücret ister. Kiraya veren daha yüksek zam ister. Esnaf ürününe daha erken zam yapar. Şirket maliyet artmadan önce fiyat günceller. Tüketici “nasıl olsa daha pahalı olacak” diye öne çekilmiş harcama yapar. Böylece enflasyon sadece petrol yüzünden değil, herkesin birbirinden korunmaya çalışması yüzünden kalıcı hale gelir.
Ben bunu şöyle anlatmayı seviyorum. Enflasyon bir yangın gibidir. Petrol fiyatı, kur artışı, savaş gibi şeyler yangına kıvılcım atar. Ama beklentiler bozulursa evin içindeki perdeler, koltuklar, tahta kapılar da tutuşur. O zaman yangını söndürmek çok daha zor olur. Merkez Bankası’nın çarşamba günü vereceği mesaj bu yüzden önemli. Faizi artırır mı artırmaz mı, teknik olarak göreceğiz. Ama asıl mesele şu: “Ben bu enflasyon beklentisi bozulmasına izin vermeyeceğim” mesajını güçlü verebilecek mi?
Peki döviz tarafında tablo ne? Dolar/TL bu sabah yaklaşık 44,85 seviyesinde. Yıl sonu dolar beklentisi 51,2 civarında. 12 ay sonrası beklenti de 53,6 seviyesine çıkmış. Yani kur beklentisinde sınırlı bir artış var ama enflasyon beklentisindeki bozulma çok daha belirgin. Bu bize şunu söylüyor: Şu an piyasadaki enflasyon endişesi sadece kurdan gelmiyor. Enerji fiyatları, maliyetler ve enflasyonun kendi momentumu daha fazla öne çıkıyor.
Momentumu da sadeleştireyim. Momentum, bir şeyin kendi hızını koruma eğilimidir. Araba yokuş aşağı hızlanmışsa frene bassanız da hemen durmaz. Enflasyon da böyledir. Bir kez hızlandığında, sadece tek bir kararla hemen düşmez. Ücretler, kiralar, enerji, hizmet fiyatları, beklentiler birbirini besler. O yüzden Merkez Bankası için bugün mesele sadece kuru tutmak değil, beklenti zincirini de kırmak.
Burada S&P’nin Türkiye kararı da önemli. S&P Türkiye’nin döviz cinsinden uzun vadeli kredi notunu BB- seviyesinde tuttu, görünümü de durağan bıraktı. Bu not hâlâ yatırım yapılabilir seviyenin üç kademe altında. Yani “Türkiye çok güvenli, herkes rahatça gelsin” demiyor. Ama “notu daha da indirelim” de demiyor. Bir tür bekle-gör tavrı var.
S&P’nin mantığı kabaca şu: Türkiye enerji şokunu sıkı para politikasıyla, ücret politikasıyla ve rezervlerdeki erimeyi sınırlayarak atlatabilir. Ama burada büyük risk şu: Eğer enerji fiyatları uzun süre yüksek kalırsa, Türkiye için iş zorlaşır. Türkiye’nin rezervleri toparlanırsa, Türk lirasına güven artarsa, enflasyon tek haneye doğru daha inandırıcı biçimde düşerse not artışı gelebilir. Yani kredi notu tarafında kapı kapanmış değil, ama kapının açılması için güven lazım.
Şimdi biraz piyasa rakamlarına bakalım. BIST 100 endeksi 14.500’lerin üzerinde. Cuma günü yüzde 2,7 yükselmiş, haftalık artış yüzde 3,7 civarında. Amerika’da S&P 500 de güçlü. DAX, Nikkei, Çin borsası, küresel hisse senetleri de genel olarak fena görünmüyor. Bu şu soruyu getiriyor: Bu kadar savaş, petrol, belirsizlik varken borsalar neden düşmüyor?
Çünkü piyasalar bazen bugünkü acıya değil, yarınki rahatlama ihtimaline oynar. Eğer yatırımcı “bu savaş sınırlanacak, enerji fiyatı çok daha fazla gitmeyecek, merkez bankaları kontrolü kaybetmeyecek” diye düşünürse hisse alır. Ama aynı yatırımcı bir yandan altını da tutar. Bakın ons altın hâlâ 4.780 dolar civarında. Gümüş de güçlü. Yani piyasa bir yandan risk alıyor, öte yandan sigorta da satın alıyor. Bu çelişki değil. Bu dönemin ruh hali.
Bir insan düşünün; dışarı çıkarken hava güneşli diye mont almıyor ama çantasına şemsiye koyuyor. Piyasalar da şu anda biraz böyle. Hisse alıyor ama altını bırakmıyor. Petrol düşerse rahatlıyor ama Hürmüz haberini görünce hemen irkiliyor. Dolar bazen güçleniyor, bazen zayıflıyor ama güvenli liman arayışı tamamen bitmiyor.
Türkiye’de CDS primi de 227 baz puan civarına gerilemiş. CDS nedir? Basit anlatayım. Bir ülkenin borcunu ödeyememe riskine karşı sigorta primi gibi düşünebilirsiniz. CDS düşerse, piyasalar o ülkenin riskini biraz daha düşük görüyor demektir. Türkiye’nin CDS’inin gerilemesi olumlu. Ama bu tek başına “her şey düzeldi” anlamına gelmez. Çünkü CDS hızlı değişebilir. Bir siyasi şok, bir jeopolitik kriz, rezervlerde yeni baskı, enflasyon beklentilerinde bozulma, hepsi tekrar etkileyebilir.
Şimdi gelelim konut tarafına. Konut satışları Mart ayında yıllık bazda yüzde 2,1 azalmış ve 113 bin civarında gerçekleşmiş. Kredili satışlar artmış ama toplam satışlarda yılbaşından bu yana düşüş var. Mevsim ve takvim etkilerinden arındırılmış verilere bakınca Mart ayında aylık yüzde 6,9 düşüş görülüyor. Yılbaşından bu yana da toplamda yüzde 10 civarı bir gerileme var.
Bu ne demek? Konutta talep zayıflıyor. Fakat burada dikkatli olalım. Satışlar zayıflıyor derken, seviyeler tarihsel ortalamaların tamamen altına çökmüş değil. Mart ayı seviyesi, geçmiş dönem ortalamasının hâlâ üzerinde. Yani konut piyasası öldü demek yanlış. Ama eskisi kadar iştahlı değil demek doğru.
Bunun nedeni ne? Birincisi finansal koşullar sıkı. Kredi pahalı. İnsanlar uzun vadeli borçlanırken çok dikkatli davranıyor. İkincisi konut fiyatları bir süredir enflasyonun gerisinde kalıyor. Yani fiyatlar kağıt üzerinde artıyor ama reel olarak, yani enflasyondan arındırınca değer kaybı var. Üçüncüsü, altın fiyatlarındaki hareketler de servet etkisini etkiliyor. Servet etkisi ne demek? İnsan kendini daha zengin hissederse harcamaya ve yatırıma daha istekli olur. Altın çok yükseldiğinde elinde altını olan “benim varlığım arttı” deyip konuta yönelebilir. Ama bu hareket geri çekilirse o iştah azalabilir.
Konut için benim genel yaklaşımım şu: Oturmak için alınan ev ile yatırım için alınan evi ayırmak gerekir. Oturacağınız evde sadece finansal getiriye bakmazsınız. Huzur, kira belirsizliğinden kurtulma, aile düzeni, çocukların okulu, hayat kalitesi gibi unsurlar vardır. Ama yatırım için konut alıyorsanız, artık “nasıl olsa yükselir” dönemi bence geride kaldı. Lokasyon, kira çarpanı, kredi maliyeti, bakım gideri, deprem riski, likidite, yani gerektiğinde satabilme imkânı çok daha dikkatli hesaplanmalı.
Şimdi bu noktada izleyicinin asıl sorusuna gelelim. Böyle bir haftada insan parasını nereye koyar?
Tekrar söyleyeyim, yatırım tavsiyesi vermiyorum. Ama davranışsal bir çerçeve önerebilirim.
Birinci soru şu olmalı: Bu paraya ne zaman ihtiyacım var? Eğer üç ay sonra okul taksidi ödeyecekseniz, altı ay sonra ev peşinatı verecekseniz, kredi kapatacaksanız, ameliyat parası, kira, borç, iş sermayesi gibi kısa vadeli bir ihtiyacınız varsa, o para ile büyük risk almak doğru olmayabilir. Böyle dönemlerde likidite, yani paraya hızlı ulaşabilme imkânı çok kıymetlidir.
İkinci soru: Ben hangi kayba dayanabilirim? İnsanlar genelde “ne kadar kazanırım?” diye soruyor. Ama asıl soru bazen “ne kadar düşerse panik yaparım?” sorusudur. Altın düşerse dayanabilir misiniz? Borsa yüzde 15 gerilerse panik satış yapar mısınız? Dolar bir süre yatay giderse sabredebilir misiniz? Mevduatta kalınca altın yükselirse pişmanlıkla yanlış karar alır mısınız? Bunları bilmeden yatırım kararı almak çok zor.
Üçüncü soru: Tek senaryoya mı oynuyorum? Türkiye’de insanların en büyük hatalarından biri dönem dönem bütün varlığını tek hikâyeye bağlamak oldu. Bir dönem herkes dolara koştu. Bir dönem herkes konuta koştu. Bir dönem herkes borsaya koştu. Bir dönem herkes mevduata döndü. Oysa belirsizlik arttığında tek sepete girmek daha tehlikeli hale gelir. Çünkü kimse geleceği bilmiyor. Trump bilmiyor, İran bilmiyor, Merkez Bankası bile her şeyi kontrol edemiyor, ben hiç bilmiyorum. O yüzden çeşitlendirme, sadece finansal bir teknik değil; insanın kendi yanılabilirliğini kabul etmesidir.
Dördüncü soru: Benim psikolojim bu portföyü taşıyabilir mi? Bu çok önemli. Teorik olarak en iyi portföy, pratikte sizin için en kötü portföy olabilir. Çünkü ilk düşüşte satarsanız, en iyi strateji bile kötü sonuç verir. Bazen en iyi yatırım, insanı her sabah telefon ekranına kilitlemeyen yatırımdır. Bu cümleyi önemsiyorum. Çünkü bu dönemde paranın maliyeti kadar psikolojinin maliyeti de var.
Şimdi çarşamba günkü Merkez Bankası kararına dönersek, bence üç senaryo var. Birincisi, politika faizi yüzde 37’de kalır ama likidite sıkı tutulmaya devam eder. Bu durumda Merkez Bankası “Ben resmi faizi değiştirmiyorum ama piyasaya verdiğim parayı sıkı tutarak fiili faizi yüksek tutuyorum” demiş olur. İkincisi, politika faizi yüzde 40’a çıkarılır. Bu daha şahin bir mesaj olur. “Enflasyon beklentilerindeki bozulmayı ciddiye alıyorum” anlamına gelir. Üçüncüsü ise iletişim tarafında daha güçlü bir yönlendirme yapılır; yani faiz kararı kadar karar metninin dili de önemli olur.
Ben burada karar metnine özellikle bakarım. Enerji fiyatları nasıl anlatılacak? Enflasyon beklentilerindeki bozulmaya nasıl değinilecek? Kur istikrarı ve rezervler konusunda ne söylenecek? Faiz indirimlerinin zamanlaması için hangi koşullar vurgulanacak? Bunlar önemli. Çünkü bazen bir merkez bankası sadece faiziyle değil, diliyle de politika yapar.
Peki faiz artarsa ne olur? Kısa vadede TL varlıklar için destekleyici olabilir. Yabancı yatırımcıya “getiri devam ediyor” mesajı verir. Kur üzerindeki baskıyı azaltabilir. Ama reel sektör için kredi maliyeti daha da ağır kalır. Konut, otomobil, KOBİ kredileri, işletme sermayesi tarafında baskı sürer. Faiz sabit kalırsa ne olur? Reel sektör bir nebze rahat nefes alabilir ama enflasyon beklentileri daha fazla bozulursa Merkez Bankası’nın kredibilitesi sorgulanabilir. Yani karar kolay değil. Her seçeneğin bedeli var.
Bu yüzden ben bugün ekonomiyi sadece “faiz artsın mı düşsün mü?” diye okumuyorum. Daha büyük soru şu: Türkiye bu enerji şokunu, bu jeopolitik belirsizliği ve bu enflasyon beklentisi bozulmasını kur-faiz-rezerv üçgeninde yönetebilecek mi?
Çünkü şu anda denge biraz hassas. Yabancı para girişi var. CDS düşmüş. Borsa güçlü. Rezerv baskısı hafiflemiş. Ama bu denge büyük ölçüde şu varsayıma dayanıyor: Faiz cazip kalacak, kurda büyük sıçrama olmayacak, jeopolitik kriz büyümeyecek, iç siyasette yeni bir şok yaşanmayacak. Bu varsayımlardan biri bozulursa tablo hızlı değişebilir.
İşte bu yüzden bugünün başlığı “72 saat kritik”. Çünkü önümüzdeki birkaç günde hem Hürmüz hattında gerilim nereye gidecek göreceğiz, hem İran-ABD görüşmeleri olacak mı olmayacak mı göreceğiz, hem Merkez Bankası’nın faiz kararını alacağız, hem de piyasaların bu karara nasıl tepki verdiğini izleyeceğiz.
Burada şunu da söyleyeyim. İran savaşı izleyiciye artık uzak bir dış politika hikâyesi gibi gelebilir. Ama İran savaşı bizim için uzak değil. Çünkü petrol üzerinden geliyor. Kur üzerinden geliyor. Enflasyon beklentisi üzerinden geliyor. Benzin fiyatı üzerinden geliyor. Uçak bileti, gıda, gübre, navlun, cari açık üzerinden geliyor. Cari açık da ne demek? Türkiye’nin dışarıya ödediği döviz ile dışarıdan kazandığı döviz arasındaki fark. Enerji pahalılaşırsa Türkiye daha fazla döviz öder. Bu da kur ve rezerv tartışmasını yeniden büyütebilir.
O yüzden “İran’dan sıkıldık” diyebiliriz ama İran’ın ekonomik etkisinden sıkılamayız. Çünkü o etki cebimize geliyor.
Bugün izleyiciye bırakmak istediğim ana fikir şu: Bu hafta en büyük hata tek bir haberle pozisyon değiştirmek olur. Bir gün petrol düştü diye tamamen rahatlamak, ertesi gün gemi krizi çıktı diye tamamen paniklemek sağlıklı değil. Böyle dönemlerde haber akışını takip edeceğiz ama her haberle bütün hayat planımızı değiştirmeyeceğiz.
Ekonomide bazen en önemli beceri tahmin yapmak değildir; belirsizlikle yaşayabilecek bir denge kurmaktır. Çünkü her şeyi bilemeyiz. Ama neyi bilmediğimizi bilirsek daha doğru karar veririz.
Son olarak, Türkiye ekonomisinde önümüzdeki haftanın kısa özetini vereyim. Salı günü kapasite kullanım oranı ve reel sektör güven endeksi gelecek. Kapasite kullanım oranı, fabrikaların ne kadar dolu çalıştığını gösterir. Eğer düşerse üretimde yavaşlama sinyali verir. Reel sektör güven endeksi de sanayicinin geleceğe nasıl baktığını gösterir. Çarşamba günü tüketici güven endeksi ve TCMB faiz kararı var. Tüketici güven endeksi, hanehalkının ekonomiye güvenini gösterir. Cuma günü hizmet, perakende ve inşaat güven endeksleri gelecek. Yani bu hafta sadece faiz değil, ekonominin nabzını gösteren birçok veri de gelecek.
Küresel tarafta da ABD perakende satışları, ABD ve Euro Bölgesi PMI verileri önemli. PMI nedir? Satın alma yöneticileri endeksi. Şirketlerin üretim, sipariş, istihdam gibi alanlarda ne hissettiğini ölçer. 50’nin üzeri büyüme, 50’nin altı daralma sinyali olarak okunur. Bu veriler bize savaş ve enerji şokunun reel ekonomiye ne kadar yansıdığını gösterecek.
Toparlayayım.
Dünya sakinleşmiş gibi görünürken yeniden gerilebiliyor. Petrol düşmüş gibi görünürken yeniden sıçrayabiliyor. Altın yüksek kalıyor çünkü insanlar hâlâ sigorta arıyor. Türkiye’de CDS düşüyor, rezervler toparlanıyor, borsa yükseliyor ama enflasyon beklentileri bozuluyor. Konut tarafında talep zayıflıyor ama piyasa tamamen çökmüş değil. Merkez Bankası çarşamba günü çok kritik bir karar verecek.
Bu tabloda benim en temel uyarım şu: Büyük laflardan kaçınmak lazım. “Kesin dolar patlar”, “kesin altın düşer”, “kesin borsa uçar”, “kesin konut bitti”, “kesin faiz inecek” gibi cümleler bu dönemde çok tehlikeli. Çünkü dönem kesinlik dönemi değil, olasılık yönetimi dönemi. Para yönetimi de biraz budur zaten: geleceği bilmeden, geleceğe karşı kendini mümkün olduğunca dengeli hazırlamak.
Ben olsam böyle bir dönemde önce nakit akışımı düşünürüm. Borcumu düşünürüm. Yakın vadeli ihtiyaçlarımı düşünürüm. Sonra varlıklar arasında denge kurmaya çalışırım. En önemlisi de portföyümün beni psikolojik olarak bozup bozmadığına bakarım. Çünkü insanın uykusunu kaçıran portföy, kağıt üzerinde ne kadar mantıklı görünürse görünsün, uzun vadede iyi yönetilemez.
Bugünlük benden bu kadar. Siz de yorumlara yazın: Çarşamba günü Merkez Bankası sizce faizi yüzde 40’a çıkarır mı, yoksa yüzde 37’de bırakıp likiditeyle mi devam eder? Petrol sizce yeniden 100 doların üzerine yerleşir mi? Altın bu seviyelerde kalıcı olur mu? Ve en önemlisi, böyle bir haftada siz kendi paranızla ne yaparken daha rahat hissediyorsunuz?
Yayını faydalı bulduysanız beğenmeyi, paylaşmayı ve kanala abone olmayı unutmayın. Çünkü bu dönemde hepimizin ihtiyacı biraz daha sakin, biraz daha anlaşılır, biraz daha dürüst ekonomi konuşmak. Bir sonraki yayında görüşmek üzere. Kendinize ve birbirinize iyi bakın. Hoşça kalın.