ABD’yi ABD Yapan Kavga: Hamilton vs Jefferson (1776–1865) | İç Savaşın Ekonomik Kökleri
Bu Bölüm Hakkında
ABD ekonomik tarihinin ilk bölümü olan bu yayında, 1776 bağımsızlık bildirgesiinden 1865 İç Savaş'ın sonuna kadar olan dönem ele alınıyor. Alexander Hamilton'ın güçlü federal devlet, merkez bankası ve sanayileşme vizyonu ile Thomas Jefferson'ın tarıma dayalı, sınırlı hükümet anlayışı arasındaki çatışma anlatılıyor. Kuzey'in sanayileşmesi ile Güney'in köle emeğine dayalı pamuk ekonomisi arasındaki yapısal farklılıklar ve bu farklılıkların İç Savaş'a nasıl yol açtığı ekonomik perspektiften inceleniyor. Savaş sonrasında ulusal bankacılık sistemi, ortak para birimi ve federal hükümetin güçlenmesiyle Hamilton'ın vizyonunun galip geldiği vurgulanıyor.
Ele Alınan Konular
- Hamilton ve Jefferson arasındaki ekonomik vizyon çatışması
- ABD'nin kuruluş dönemi mali krizi
- Kuzey sanayileşmesi ve Güney köle ekonomisi
- Korumacı gümrük tarifeleri ve altyapı yatırımları
- Amerikan İç Savaşı'nın ekonomik kökleri ve sonuçları
Herkese merhabalar. Kayıt Dış İktisat kanalına hoş geldiniz. Bugün ülke ekonomileri serimizde iddialı olduğunu düşündüğüm bir serüvene başlıyoruz. Çok istenen bir ülkeydi. Başka istenen ülkeler de var biliyorum. Sırayla hepsine sıra gelecek. Yavaş yavaş yapmaya çalışıyorum. Bugün Amerika Birleşik Devletleri’nin ekonomik tarihinden bahsedeceğiz. Beş bölümlük bir seri planladım Amerika Birleşik Devletleri için. Tabii önemli bir ülke, büyük bir ülke vesaire. Dolayısıyla kapitalist dünyanın lideri. İşte 20. yüzyıla damgasına vurmuş bir ülke. 21. yüzyılda bence geriliyor ama hala sonuçta dünyadaki lider ülkelerden bir tanesi. Hatta şu anda en lider ülke diyebiliriz. Bütün zayıflıklarına rağmen. Ekonomi tarihini anlatacağım. 5 bölüm olarak planladım. Çünkü işte bu Amerika Birleşik Devletleri’ni anlamak aslında dünya ekonomisini anlamak bir noktada ve çünkü son 250 yılın hiçbir anında tek bir ülkenin ekonomik kararları tüm dünyayı bu kadar derinden etkilememişti. Bunu da söyleyelim. Dolayısıyla bu ilk bölümde 1776’dan yani işte bağımsızlık bildirgesiyle Amerika Birleşik Devletleri’nin doğuşundan 1865’e yani iç savaşın sonuna kadar olan döneme ele alacağım. Yani Biovi isyancı koloninin nasıl olup da bir kıtayı kaplayan devasa bir ekonomik güce dönüştüğünü ve bu dönüşümün arkasındaki iki rakip vizyonu aslında ve sonunda da bu iki vizyonun nasıl ya da neden bir kanlı iç savaşla hesaplaşmak zorunda kaldığını konuşacağız. Sonraki bölümde yaldızlı çağ, büyük buhranı, savaş sonrası altın çağı ve neoliberal devrimde günümüzün borç krizlerini sırasıyla ele almayı planlıyorum. 5 bölüm olarak planladım Amerika Birleşik Devletleri’nin tarihini ülke ekonomileri serisinde. Ama önce şunu soralım. Bugün dünyanın en büyük ekonomisine sahip bu ülke 1776’da neydi? Aslında cevap sizi şaşırtacaktır. Bağımsızlığını ilan ettiği gün Amerika aslında Avrupa’nın gözünde bir hiçti. Nüfusu yaklaşık 2,5 milyon ki bunun 5şte biri körülerden oluşuyor. Sanayi diye bir şey yok. Ciddi bir bankacılık sistemi yok. Merkezi bir hükümet yok. Ortak bir para birimi bile yoktu. Her koloni kendi parasını basıyordu. Yani bugün aslında küresel finans sisteminin o tepesinde oturan ülke 250 yıl önce parası bile olmayan bir tarım kolonisiydi aslında. Tabii işte bu dönüşüm nasıl gerçekleşti? Nasıl dünyanın lider ülkesi oldu? Hikayemiz aslında işte burada başlayacak. Şimdi Amerikan bağımsızlık savaşı aslında yalnızca bir siyasi devrim değildi. Aynı zamanda bir ekonomik krizin de başlangıcıydı. savaş boyunca eee kıta kongresi yani o dönemki gevşek merkezi yönetim şimdiki federal hükümetin eşleneği olarak düşünülebilir eee Continental Congress denilen eee işte kıta kongresi dediğimiz e yönetim masrafları karşılamak için iki yola başvurdu. Birincisi borçlanma, ikincisi de para basma. Çıkardıkları işte Continental adlı kağıt paranın değeri. Tabii savaş ilerledikçe erdi. Hatta öyle ki not a word a continental yani bir continental kadar bile değersiz ifadesi Amerikan diline yerleşti. O derecede savaş sonunda da toplam borç yaklaşık 79 milyon dolardı ki bu yeni doğmuş bir devlet için inanılmaz bir rakam. Ve sorun sadece tabii 79 milyar dolar diyorum bugünkü karşılığıyla. Tabii eee bu sorun sadece borç miktarı da değil aslında. 13 eski koloni yani artık eyalet dediğimiz yerler birbirinden bağımsız hareket ediyordu. Her birinin kendi vergi sistemi, kendi gümrük tarifleri, kendi parası vardı. Ve eyaletler birbirleriyle ticaret yaparken gümrük vergisi alıyorlardı. Sanki adeta ayrı ülkelermiş gibi. İşte Virginia tütününü mesela New York limanından ihraç etmek istediğinizde iki ayrı vergi ödemeniz gerekiyordu. Ciddi kaotik bir yapı ve bu kaotik yapı herhangi bir ciddi ekonomik büyümenin de tabii ki önündeki en büyük engeldi açıkçası. İşte tam bu noktada Amerikan ekonomik tarihinin belki de en önemli figürü ortaya çıktı. Alexander Hamilton. Alexander Hamilton Karayiplerde doğmuş, öksüz, büyümüş, kendi kendini yetiştirmiş bir DHA. Aslında baktığımız zaman George Washington’ın savaş dönemindeki yaveri. Barış döneminde ise Amerikan eee Amerika Birleşik Devletleri’nin yeni kurulan ülkenin ilk hazine bakanı oldu ve Hamilton’ın kafasında o dönem için son derece radikal bir proje vardı. Hamilton 1790’da kongreye sunduğu ünlü raporlarında üç temel adım önerdi. Birincisi tüm eyaletlerin savaş borçlarının federal hükümet tarafından üstlenilmesi. Ki bu ilk bakışta basit bir işte mali operasyon gibi gözüküyor ama aslında derinlere baktığımızda son derece stratejik bir hamle. Çünkü borçları merkeze toplarsanız eğer alacakları artık tek tek eyaletleri değil de federal hükümete bağlanıyorlar. Bu da tabii merkezi otoriteyi güçlendiriyor ve Hamilton bunu iyi biliyor aslında ve açıkça söylüyordu. Bu Ulusun bir ulus’un borcu eğer doğru yönetilirse bir ulusal nimettir diyordu. Hamilton’ın bu arada evi New York’taki evi Manhattan’daki evi hala duruyor. Bizim ben Manhatton’da yaşarken 2018-2019 yıllarında 2020’de eee evimiz oldukça yakındı evine. Tarihi böyle ahşap bey bahçesi olan bir eee şu anda da müze olan bir yer. İkinci adım Hamilton’ın ikinci adımı bir ulusal bankanın kurulması. 1791’de kuruyorlar. Bank of the United States. Amerika’nın ilk merkez bankası denemesi aslında. Fed denemesi yani Fed’in öncülüğü gibi düşünülebilir belki. Ki bu banka hükümetin böyle mali ajanı olarak çalışacak. Para arzını düzenleyecek. ticari kredilere aracılık edecek ve en önemlisi de ulusal bir kredi itibarı yaratacaktı ki Hamilton İngiltere bankasını, İngiltere’deki bankayı model alıyor ve batı dünyasının en gelişmiş finansal eee sistemini kopyalayarak aslında yeni doğmuş cumhuriyet modern bir altyapı kazandırmak istiyordu. Üçüncüsü belki de en tartışmalısı aslında korumacı gümrük tarifeleri ve sanayi teşvikleri. Hamilton’ın 1791 tarihli olması lazım. İşte eee imalat sanayi üzerine rapor başlıklı bir belgesi var. Bir raporu var Amerika’nın. ham madde ihraç edip mamul madde, mamul mal ithal eden bir tarım ülkesi olarak kalmaması gerektiğini savunuyor. İngiltere’nin eee sanayi devriminden ders çıkarmalı diyor. Yerli üretim korunmalı ve teşvik edilmeli diyor. Yani aslında baktığımızda Hamilton 200 yıl önce bugün gelişmekte olan ülkelerin tartıştığı o ithal ikameci sanayileşme politikasının temellerini atıyordu adeta. Hamilton’ın karşısında şimdi iki vizyon var demiştim hatırlarsanız. İki vizyon birbiriyle çatıştı. Hatta iç savaşa giden süreci aslında bir noktada bu iki vizyonun çatışması ortaya çıkardı demiştim. Hamilton’ın karşısında ise Amerikan siyasetinin bir diğer devi duruyordu. Thomas Jefferson. O da biliyorsunuz çok ünlü bir kişilik. Bağımsızlık bildirgesinin İngilizlere karşı yapılan yazarı 3üncü başkan ve Hamilton’ın neredeyse her konuda tam zıttı. Jefferson’a göre Amerika’nın geleceği sanayide değildi. Topraktaydı, tarımdaydı. Küçük çiftçiler yani işte Yom Farmer denilen bağımsız toprak sahipleri cumhuriyetin belkemiydi. Fabrikalar, bankalar ve borsalar ise yozlaşmanın, eşitsizliğin ve tiranlığın tohumlarıydı. Jefferson malum Avrupa’nın sanayi şehirlerini görmüştü. Özellikle Paris’teki ve Londra’daki o sefalet işçi sınıfının veya işte yavaş yavaş ortaya çıkan diyelim eee köyden kente göç etmiş sınıfın sefaleti onu derinden etkilemişti. Fabrikalarda 16 saat çalışan çocuklar, sefaletten kırılan işçiler, kentte yığılan yoksul kitleler. Jefferson Amerika’nın böyle olmasını istemiyordu. Amerika’yı bu kadere mahkum etmek istemiyordu adeta. Onun vizyonunda sonsuz topraklar, bağımsız çiftçiler ve asgari düzeyde bir merkezi devlet vizyonu vardı. Güçlü bir federal hükümet, Hamilton’ın istediği türden Merkez Bankası ve özellikle kamu borcu Jefferson’ın kabusuydi. Jefferson bunların tam karşısındaydı. Y dolayısıyla aslında hani Hamilton’da bir güçlü federal devlet var. Dediğim gibi bir işte Merkez Bankası bir mali otorite var. Bir parasal otorite var. Eee Jefferson ise bunların tam tersine karşısında ve sanayinin de karşısında tarımın eee biraz daha yanında ve bu iki vizyon arasındaki gerilim aslında Amerikan siyasetinin ilk büyük kutuplaşmasını yaratıyor. Hamilton’ın işte federalistleri güçlü merkezi devlet sanayi ve finans yanlısıyken Jefferson’ın cumhuriyetçileri eyalet hakları tarım ve sınırlı hükümeti savunuyorlar. Ve bu tartışma aslında sadece o döneme ait değil. Bugün bile Amerikan siyasetinde federal hükümetin rolü, işte devlet müdahalesi, serbest piyasa tartışmalar aslında hep Hamilton’la Jefferson arasında başlayan bu kavganın bir uzantısı olarak düşünülebilir diye düşünüyorum. Şimdi kısa vadede Jefferson kazanıyor bu arada. 1800 seçimlerini kazanarak başkan oluyor. Hamilton’ın politikalarının çoğunu geri almaya çalışıyor. İşte Ulusal bankanın eee 20 yıllık imtiya süresi 1811’de dolduğunda yenilenmiyor. Ama uzun vadede Hamilton kazanacak. Hamilton kazandı. Çünkü tarih sanayileşmenin, finans kurumlarının ve merkezi koordinasyonun tabii ki Amerika için bile Amerika ölçeğinde dahi kaçınılmaz olduğunu gösterdi. Ve ironik bir şekilde aslında Jefferson’ın başkanlığındaki en büyük ekonomik hamle olan 1803 Louisiana satın alımı yani Fransa’dan işte o zamanki parayla 15 milyon dolara satın alınan devasa topraklar Hamilton’ın vizyonunu dolaylı yoldan besledi. Çünkü bu satın alma Amerika’nın yüz ölçümünü bir gecede ikiye katladı ve batıya doğru genişlemenin önünü açtı. 19. yüzyılın ilk yarısında Amerikan ekonomisine baktığımızda aslında fiilen iki farklı dünyaya bölündüğünü görüyoruz. eee Amerika’nın Güney dünyanın en büyük pamuk üreticisi ve bu üretim tamamıyla köle emeğine dayanıyor. İşte 1793’te bu ilay e Whitney’nin eee çırçır makinesine icat etmesiyle pamuk eee üretimi patlıyor. Tohumların liflerden ayrılması artık çok daha hızlı yapılabiliyor ve bu tabii daha fazla pamuk ekmenin dolayısıyla daha fazla köleye ihtiyaç duymanın da yolunu açıyor. Ve 1800 1800 yılına gelindiğimizde aslında Amerika’da yaklaşık 1 milyon köle varken iç savaşın arifesinde 1860’larda bu sayı 4 milyona çıkmış vaziyette. Güney’in pamuğu İngiltere’nin tekstil fabrikalarını besliyor bu arada. Onlara hammadde yaratıyor ve muazzam bir ticaret döngüsü. Güney’in tarlaları işte bu Lches Shire’in fabrikaları, dünya pazarları hani pamuk kraldır sloganı burada eee Koton the King boşuna söylenmiyor. 1860’ta Amerika’nın ihracatının yaklaşık %60’ı pamuktan oluşuyor ve güneyin bu büyük pamuk plantasyonu, büyük pamuk tarraları sahipleri inanılmaz zenginlikler biriktirmiş vaziyetteler. İşte iç iç savaş öncesinde Mississibi vadisindeki pamuk plantasyoncuları yani pamuk eee tarlaları, büyük pamuk tarlaları sahipleri kişi başına servet açısından Amerika Birleşik Devletleri’nin en zengin kesimini oluşturuyorlar. Ama bu zenginlik insanlık tarihinin tabii ki en büyük ahlaki utançlarından biri olan kölelik kurumunun üzerine inşa edilmiş bir zenginlik. Bunu da vurgulamamız lazım. Şimdi burada tabii ekonomi bilimi ile ilgili çok önemli bir noktanın altını çizmek istiyorum. köleliğin sadece aslında bir ahlaki mesele olmadığını, aynı zamanda bir ekonomik yapı sorunu olduğunu anlamak gerekiyor. Yani ne demek istiyorum burada? Köle emeğine dayalı bir ekonomi doğası gereği tabii teknoloji yeniliğine kapalı. Neden? Çünkü emeğin maliyeti sıfıra yakın olduğunda e emek tasarrufu sağlayan makinelere yatırım yapmanın da hiçbir ekonomi güdüsü kalmıyor. Güney tabii devasa bir ekonomik, devasa bir pamuk eee üretim kapasitesine sahip ekonomik açıdan. Ama bu pamuğu işleyen fabrikaların neredeyse tamamı kuzeyde ya da İngiltere’de. Güney hammadde ihraç ediyor. Mamul mal ithal ediyor. Tıpkı bir sömürge ekonomisi gibi aslında. Eee tabii güneyin tarlaları genişlerken, güney tarlaları genişletirken kuzey fabrikalar kuruyor. Özellikle New England bölgesi, işte bugünkü New Hampshire, Massachusetts, eee, Connecticut, Rhode Island gibi eyaletler Amerikan sanayileşmesinin öncüsü oluyorlar. İlk büyük tekstil fabrikası mesela 1814’te e Francisot Lovel tarafından Masa’te kuruluyor. Humans Lovel burada bilenler bilirler. E Baston’ın kuzeyinde bir şehirdir Lovel. Lovel İngiltere’yi ilk ziyaret ettiğinde güç tezgahları yani bu tezgahların tasarımını ezberliyor ve Amerika’ya dönerek kendi fabrikasını inşa ediyor ki teknoloji transferinin e en eski örneklerinden bir tanesi aslında bugünkü deyimiyle düped endüstriyel casusluk diyebiliriz. E, amiyane tabiryle baktığımız zaman hakikaten ve bu sanayileşmeyi mümkün kılan birkaç kritik faktör var. Birincisi korumacı gümrük tarifeleri. Özellikle 1816 ve 1828 tarife yasaları yani ticaret ithalat vergileri İngiliz mamul mallarına yüksek vergiler koyarak Amerika’da yerli üreticileri koruyor. Ve bu tarifeler işte bugünkü Trump tarifelerinden de bahsediyoruz değil mi? güneyi çileden çıkarıyor. Çünkü güney ithal ithal mal tüketicisi ve tarifeler tabii ki fiyatları yükseltiyor ama kuzeyin genç sanayisi palazlanıyor bu tarifeler sayesinde. İkincisi altyapı yatırımları 1825’te açılan işte Eri Kanalı New York limanını büyük göller bölgesine bağlayarak ticaretin maliyetini dramatik biçimde düşürdü. Kanal açılmadan evvel 1 ton malı Buffalo’dan New York’a taşımak yaklaşık 100 dolar tutarken kanal açıldıktan sonra bu maliyet 10 dolara düşüyor. Onda birine. Ardından demir yolları geliyor. 1830’da Amerika Birleşik Devletleri’nin toplam 37 km sadece demir yolu varken 1860’a geldiğimizde bu rakam 50.000 kreyeyi aşıyor. Dünyanın en büyük demir yolu a kıtayı birbirine bağlıyor. Üçüncüsü ve belki de en az konuşulan faktör göç dalgaları. 1840’larda ve 50’lerde İrlanda’dan ve Almanya’dan milyonlarca göçmen geliyor Amerika’ya. İrlanda’da büyük kıtlık, Almanya’da 1848 devrimlerinin başarısızlığı bu dalgaları tetikliyor. Milyonlarca insan yeni dünyaya göç ediyorlar. Yeni umutla yeni umutlar taşıdığını düşünerek aslında bu göçün ve bu göçmenler kuzeyin fabrikalarına ucuz iş gücü sağlıyorlar. Yani kuzeyin sanayileşmesi aslında güneyin köle emeğine alternatif olarak göçmen emeğine büyük ölçüde dayanıyor. Tabii her iki sistemde de emeğin sömürülmesi söz konusu ama biçimleri çok farklı ve ekonomik sonuçları da çok farklı. Birinde eee işte göçmen işçi emeğini sömürüyorsunuz. Tabii biraz göçmen işçinin biraz daha hakları var. Öbüründe doğrudan köle emeğini sömürüyorsunuz. Aslında ikisi de son kerte de sömürüye dayalı bir şey. 180’a gelindiğinde Kuzey ve Güney Amerika aslında eee iki ayrı ülke gibi işliyor. Kuzey ve Güney Amerika derken bugünkü Güney Amerika kıtasını kastetmiyorum yanlış anlaşılmasın. Amerika Birleşik Devletleri’in o zamanki Amerika Birleşik Devletleri’nin kuzeyi ve güneyinden bahsediyoruz. kuzey sanayileşmiş, kentleşmiş, göçmen nüfusla büyüyen, gümrük tarifeleri ve altyapı yatırımları isteyen bir ekonomi. Güney ise tarıma dayalı, köle emeğiyle işleyen, serbest ticaretten yana, eee, işte federal hükümetin müdahalesine karşı bir ekonomi ve kölelik meselesi elbette ahlaki ve siyasi bir kriz ama altında yatan ekonomik çatışma da aslında en az o kadar derin ve belirleyici. 1861’de başlıyor iç savaş ve 1861’de iç savaş başladığında kuzeyin ezici bir ekonomik üstünlüğü var. Kuzeyde nüfus 22 milyon, güneyde nüfus 9 milyon ve bunun üçte birinden fazlası da köle zaten. Kuzey Amerikan sanayi üretiminin %90’ına, demir yollarının /çte ik’sine, bankacılık sermayesinin büyük çoğunluğuna sahip. Güneyin elinde ise Dünya Pamuk Piyasasının kontrolü var ve İngiltere’nin müdahalesine umut bağlıyor. Ama tabii bu umut hiçbir zaman gerçekleşmiyor. Savaş 4 yıl sürüyor Amerikan İç Savaşı ama ekonomik sonuçları devasa. Kuzey savaşı finanse etmek için Amerikan tarihinin ilk gelir vergisini koyuyor. 1862’de Legal Tender Act ile Greenback adı verilen ulusal kağıt para basılıyor. İlk kez bütün ülkede geçerli tek bir para birimi dolaşıma giriyor. Ulusal bankacılık sistemi kuruluyor. Yani aslında Hamilton’ın yarım yıl önce tasarladığı ama gerçekleştiremediği o finansal altyapı savaşın zorunluluğuyla nihayet hayata geçiyor ki savaş aynı zamanda sanayiye muazzam bir ivme kazandırıyor. İşte silah üretimi, üniforma üretimi, konserve gıda sektörü, telgraf ağları ve demir yolları. Bunlar hepsi aslında savaşın baskısıyla hızla eee gelişiyor. 1862’de çıkartılan Homestad ActT ile batıdaki yani homeste yasası diyelim, act biliyorsunuz yasa demek. İngilizcede Amerikan eee işte siyasi literatüründe kullanılan bir ifade. Batıdaki kamu arazileri ücretsiz olarak yerleşimcilere dağıtılıyor. 160 dönümlük parseller. 160 dönüm bakın çok iyi aslında şimdi günümüzde 160 dönümlük bir tarlayı Türkiye’de kolay kolay alamazsınız. 5 yıl boyunca iş yen herkese bedava, ücretsiz, bedelsiz veriliyor. Ve bu yasa tabii milyonlarca Amerikalının ve göçmenin batıya akmasını sağlıyor. Yine aynı yıl çıkartılan Pacific Rail Rock Act yani Pasifik işte demir yolu yasası kıtaları demir yolu inşaatını başlatıyor. Yine 1862’de Momyak ile her eyalete devlet üniversitesi kurulmasının eee Morilakti temeli atılıyor. Bugünkü Amerika’nın işte en prestiji kamu üniversitelerinin çoğu bu yasanın ürünüdür. Dikkat ederseniz bunların hepsi aslında iç savaş yıllarında gerçekleşiyor. Güney’in o kongredeki vetosunun ortadan kalkmasıyla kuzey onlarca yıldır ertelenen ekonomik reformları tak tak bir çırpıda hayata geçiriyor. Tabii savaşın bilançosu iç savaş 1865’te Güney’in tamamen teslim olmasıyla sona eriyor. Tabii insan bedeli korkunç. Yaklaşık 620.000 asker hayatını kaybetmiş ki bu rakam Amerika’nın diğer tüm savaşlarda kaybettiği asker sayısının toplamından fazla. 1. Dünya Savaşı, Dünya Savaşı, Vietnam Savaşı vesaire. Savaşın toplam maliyeti bugünkü değerine baktığımız zaman aslında 100 milyarlarca dolar 100 milyarlarca doları buluyor. Ekonomik bilanço da çok ağır. Güneyin altyapısı savaştan büyük ölçüde yıkılmış. Plantasyon sistemi çökmüş. 4 milyon eski köle özgür bırakılmış ama topraksız ve eğitimsiz durumdalar. Ve güney ekonomisi savaşın yaralarını onlarca yıl boyunca saramayacak. Ama savaşın yarattığı bir de kazananlar tablosu var. İç savaşın yarattığı bir de kazananlar tablosu var. Nedir o? Eee, kuzeyin sanayi kapasitesi savaş boyunca katlanarak büyümüş. Federal hükümet hiç olmadığı kadar güçlenmiş. Ulusal bir bankacılık sistemi, ulusal bir para birimi ve ulusal bir iç pazar oluşmuş. Demir yolları kıtayı birbirine bağlamaya devam ediyor. Ve en önemlisi bu Hamilton’da konuşmanın başında bahsettiğim işte yayının başında bahsettiğim Hamilton’la Jefferson arasındaki o 200 yıllık kavga kesin bir sonuca ulaşmış. Amerika bir tarım ülkesi olarak kalmayacak. Bir sanayi devine dönüşme yoluna girecek. Bu noktada şunu vurgulamak istiyorum bu arada. 1776’dan 1865’e kadar anlattığım bu 90 yıllık dönemde Amerika Birleşik Devletleri aslında bugün gelişmekte olan ülkenin yaşadığı sorunların hemen hepsini yaşıyor. Bağımsızlık sonrası finansal kaos, borç krizi, işte kurucu babalar arasındaki vizyon, kurucu babaların vizyonları arasındaki çatışma, sanayi politikası tartışmaları, korumacılık ile serbest ticaret arasındaki gerilim, ucuz emek sömürüsü, altyapı yatırımlarının finansmanının nasıl olacağı, merkez çevre ilişkileri ve iç savaş. bunların hepsini yaşıyor. Ama Amerika Birleşik Devletleri’nin bugünkü konumuna nasıl geldiğini anlamak istiyorsanız bu dönemi anlamak hayati öneme sahip. Çünkü temellerin bu arada atıldığını görüyoruz. Bu dönemde atıldığını görüyoruz. İlk bölüm bu kadar olacak. İkinci bölümde 1865’ten 1929’a büyük buhrana kadar olan dönemi yani işte Amerika’nın e yaldızlı çağını işte bu ik sanayi devriminin Amerika’da başlayışını konuşacağız. işte Rockefeller, Carnige, JP Morgan gibi bu haramzade baronların piyasayı nasıl tekelleştirdiğini, işte antirios yasalarının doğuşunu, seri üretim devrimin, Ford’un değil mi? 1929 kara perşembesine giden o spekülatif borsa çılgınlığını ele alacağız. Hani vahşi kapitalizmin aslında en çıplak hali bir sonraki bölümün konusu olacak. Eğer bu içerik ilginizi çektiyse, çektiğini umuyorum. Yani ülke ekonomisi serisine devam ediyoruz. Farklı farklı ülkeleri burada işlemeye özen gösteriyorum. Çok fazla ülke yaptık. Japonya yaptık, Almanya yaptık, Yugoslavya yaptık, Singapur yaptık, Kore yaptık, güney kuzey baltık ekonomileri yaptık. Ne bileyim işte İngiltere yaptık, Fransa yaptık, İsviçre yaptık, Bulgaristan yaptık, Mısır yaptık. Yani yaptığımız pek çok ülke var. Bakabilirsiniz. Güney Afrika yaptık. Eee Arjantin yaptık. Daha da yapacağız. Yani Meksika’yı yapacağım, Şili’yi yapacağım. Eee ne bileyim işte gene Avrupa’dan pek çok ülke yapacağım. Polonya, Romanya yapacağım. Hiç merak etmeyin. Bütün ülkelere sıra gelecek. Çünkü hepinizin ülkeler önerdiğini görüyorum yorumlarda. Hani yorumlarda hem ülke önermeye devam edebilirsiniz hem de aslında bu Amerika’nın ilk bölümüyle ilgili ne düşünüyorsunuz? Bunları da konuşalım. Tabii içerik ilginiz çektiyse kanala abone olmayı, bildirimleri açmayı hatta belki de isterseniz ücretli abone olmayı da ücretli üye olmayı da düşünebilirsiniz. Bunları da e değerlendirmenizi rica ediyorum. Yorumlarda da dediğim gibi Amerikan ekonomisi hakkındaki sorularınızı ve düşüncelerinizi yazın. En çok merak ettiğiniz konuları 2ci, 3 bölümde elimden geldiğince ele almaya çalışacağım. Bir sonraki bölümde görüşmek dileğiyle. Kayıt dışı İktisattan sevgilerle beni dinlediğiniz için teşekkür ediyorum ve hepinize iyi günler diliyorum. Görüşmek dileğiyle.