Haftanın Özeti - Canlı Yayın: Enflasyon Düştü Ama Halk Neden Hâlâ Fakirleşiyor?
Bu Bölüm Hakkında
Haftanın ekonomi gündemi, ABD’de beklentileri aşan istihdam verisinin Fed, dolar, tahvil ve altın piyasalarını nasıl etkilediğini; Hürmüz Boğazı geriliminin petrol ve doğal gaz fiyatlarına yansımasını ele alıyor. Türkiye’de büyüme sürerken tüketim, istihdam ve sanayi zayıflıyor; resmi enflasyon gerilese de kira, hizmet ve enerji fiyatları hanehalkının hayat pahalılığı hissini koruyor. Kur, rezervler, dış ticaret ve yabancı portföy akımları kontrollü fakat kırılgan bir tablo ortaya koyuyor. Ana soru, enflasyonla mücadeledeki kazanımların enerji şoku ve küresel sermaye hareketleri karşısında sürdürülebilip sürdürülemeyeceği.
Ele Alınan Konular
- ABD istihdamı ve Fed
- Petrol ve Hürmüz riski
- Türkiye’de enflasyon
- Büyüme ve işsizlik
- Kur, rezerv ve sermaye akımları
Herkese merhaba. Seyahatte olduğum için yaklaşık bir haftadır canlı yayın yapamıyorum. Ama ben yayın yapmayınca ekonomi de biraz dinlenir diye düşündüyseniz, hiç öyle olmadı. Beş günde Türkiye ekonomisinin neredeyse bütün röntgeni çekildi: büyüme açıklandı, işsizlik geldi, sanayinin nabzı ölçüldü, enflasyonu gördük, dış ticarete baktık. Dünyada ise petrol yükseldi, tahviller sarsıldı, altın bir aşağı bir yukarı savruldu, dolar önce geriledi sonra yeniden güçlendi.
Ve cuma öğleden sonra gelen tek bir veri, haftanın bütün hikâyesini yeniden yazdı.
Amerika’da ağustos ayında tarım dışı istihdamın 56 bin kişi artması bekleniyordu. Gerçekleşme 162 bin oldu. Yani beklentinin neredeyse üç katı. Üstelik temmuz ayında 23 bin kişilik istihdam kaybı olduğu sanılıyordu; o veri de 21 bin kişilik artışa revize edildi. İşsizlik oranı yüzde 4,1’de kaldı, saatlik ücretler aylık yüzde 0,3 ve yıllık yüzde 3,1 yükseldi.
Normal şartlarda güçlü istihdam iyi haberdir. Daha fazla insanın iş bulması, gelir elde etmesi ve tüketebilmesi anlamına gelir. Fakat finansal piyasaların tuhaf bir dünyası var. Ekonomi fazla güçlü görünürse merkez bankasının faiz artırma ihtimali yükseliyor. Dolayısıyla iyi ekonomik haber, borsa ve altın için kötü piyasa haberine dönüşebiliyor.
Nitekim veri gelir gelmez Amerika’nın iki yıllık tahvil faizi yükseldi, dolar değer kazandı, ons altın yaklaşık yüzde 1,7 düşerek 4.392 dolar civarına çekildi. Fed’in eylül ayında faiz artırma ihtimali de yüzde 52 civarından yüzde 59’a çıktı.
Bu hareket neden önemli? Çünkü perşembe günü Fed Yönetim Kurulu üyesi Christopher Waller, enflasyonda nihayet bir miktar iyileşme gördüğünü söylemiş ve adeta “dezenflasyona biraz şans verelim” demişti. Enflasyon verileri bunu doğrularsa eylül toplantısında faizi sabit tutmaya destek verebileceğini açıklamıştı. Piyasalar rahatlamış, tahviller ve hisseler yükselmiş, dolar gerilemişti.
Fakat cuma günkü istihdam verisi Fed’in elini yeniden karıştırdı. Bir tarafta enflasyonun yavaşladığını söyleyen Waller var. Diğer tarafta yüzde 2 hedefinden taviz vermeyeceğini vurgulayan Fed Başkanı Kevin Warsh var. Şimdi bunların üzerine beklentiyi üçe katlayan bir istihdam artışı geldi. Bu yüzden gelecek hafta açıklanacak Amerika enflasyonu, yalnızca Amerikan vatandaşını değil, dolar taşıyan, altın alan, kredi kullanan ve gelişmekte olan ülkelere yatırım yapan herkesi ilgilendirecek.
Fakat asıl büyük tehlike yalnızca faiz değil. Bu haftanın gerçek kazananı petrol oldu. Ekranlarda en çok altın konuşulsa da ekonomiyi en derinden etkileyen hareket enerji piyasasında yaşandı.
Brent petrol haftaya yaklaşık 90 dolar seviyesinde başladı, cuma günü 95,5 dolar civarına geldi. Bir haftada yaklaşık yüzde 7 yükseldi. Avrupa doğal gaz fiyatları da yüzde 7 artarak son üç yılın en yüksek seviyelerine yaklaştı. Çünkü Amerika ve İsrail’in İran’la yürüttüğü savaş ve Hürmüz Boğazı’ndaki fiili kapanma, enerji arzına ilişkin korkuyu büyütüyor.
Bu, uzaktaki bir jeopolitik haber değildir. Hürmüz’den dünya petrolünün yaklaşık beşte biri geçiyor. Oradaki her gerilim Türkiye’de akaryakıt fiyatına, nakliye maliyetine, elektrik üretimine, üretici fiyatlarına ve en sonunda market rafına kadar ulaşıyor.
Amerika’da bir galon dizelin ortalama fiyatı 5 dolar 85 sente çıkarak rekor kırdı. Bir yıl önce 3 dolar 71 sentti. Benzinin galonu da 3 dolar 20 sentten 4 dolar 15 sente geldi. Yani dünyanın en büyük petrol üreticilerinden biri olan Amerika bile enerji şokundan kaçamıyor. İtalya’da hükümet, yüksek enerji maliyetlerine karşı alınacak önlemleri finanse etmek için bankaların ve enerji şirketlerinin vergilerini öne çekmesini tartışıyor. Enerji krizi artık yalnızca merkez bankalarının değil, maliye politikalarının da temel meselesi.
Şimdi Türkiye’ye dönelim. Bu hafta açıklanan verileri tek tek okuduğunuzda farklı hikâyeler görüyorsunuz. Ama hepsini üst üste koyduğunuzda tek bir büyük resim ortaya çıkıyor: Türkiye ekonomisi enflasyonu düşürmek için yavaşlıyor ve bu yavaşlamanın faturası giderek daha fazla istihdama, iç talebe ve hanehalkına çıkıyor.
İkinci çeyrekte ekonomi yıllık yüzde 2,3, bir önceki çeyreğe göre yüzde 1,1 büyüdü. İlk bakışta fena değil. Ekonomi daralmamış, büyümeye devam etmiş. Fakat büyümenin kaputunu açtığımızda çok farklı bir motor görüyoruz.
Özel tüketim çeyreklik büyümeyi 0,9 puan aşağı çekti. Kamu tüketimi de negatif katkı verdi. Yatırımların büyümeye katkısı yok denecek kadar azdı. Büyümeyi esas olarak net ihracat taşıdı. Yani içeride haneler ve şirketler yavaşlarken, dış talep ve ithalattaki zayıflama büyüme rakamını yukarıda tuttu.
Bu nedenle yüzde 2,3 büyüdük cümlesi tek başına eksiktir. Doğru cümle şudur: Türkiye büyüdü ama vatandaşın hissettiği iç ekonomi aynı ölçüde büyümedi. Hatta bazı alanlarda belirgin biçimde küçüldü.
İşgücü verileri bunu çok açık gösteriyor. Temmuz ayında mevsim etkilerinden arındırılmış işsizlik oranı yarım puan artarak yüzde 8,1’e çıktı. İstihdam edilenlerin sayısı bir ayda 388 bin kişi azaldı. İstihdam oranı yüzde 48,3’e geriledi. Daha önemlisi, eksik çalışanları ve iş bulma ümidini kaybettiği için aktif biçimde iş aramayanları da kapsayan atıl işgücü oranı yüzde 30,6’ya yükseldi.
Yani resmi işsizlik yüzde 8,1, fakat çalışma kapasitesi olup yeterince iş bulamayan geniş kitlenin oranı yüzde 30’un üzerinde. Bu iki sayı arasındaki uçurum, Türkiye’de işgücü piyasasının gerçek hikâyesidir.
QNB ekonomistlerinin 24 ayrı göstergeden oluşturduğu bileşik istihdam endeksi de 2021’den bu yana en zayıf seviyesine gerilemiş durumda. Ortalama haftalık çalışma süresi düşüyor, İŞKUR’un açık iş göstergeleri zayıflıyor, işsizlik ödeneği alanların sayısı artıyor. Bunlar gürültülü tek aylık veriler değil; aynı yöne bakan birden fazla gösterge.
Sanayide de benzer bir tablo var. İmalat sanayi satın alma yöneticileri endeksi, yani PMI, ağustosta 48,1 oldu. Önceki aya göre küçük bir toparlanma var ama 50’nin altında kalan her değer daralmaya işaret ediyor. Yeni siparişler, ihracat siparişleri, üretim ve istihdam zayıf. Üstelik petrol ve hammadde maliyetleri yeniden yükseliyor. Sanayici bir taraftan talep kaybıyla, diğer taraftan maliyet artışıyla sıkışıyor.
Otomobil ve hafif ticari araç satışları da ağustosta geçen yılın aynı ayına göre yüzde 20,3 azaldı. İthal araç satışlarındaki düşüş yüzde 25’i aştı. Aylık veride küçük bir toparlanma görülse bile yılbaşından beri yön aşağı. Bu da kredi koşullarının ve iç talebin soğuduğunu gösteren bir başka işaret.
Gelelim haftanın Türkiye açısından en fazla konuşulan verisine: enflasyona.
Ağustos ayında tüketici fiyatları yüzde 1,8 arttı. Yıllık enflasyon yüzde 31,8’den yüzde 31,5’e indi. Beklentinin biraz altında gelen bu veri elbette olumludur. Enflasyonun yönünün aşağı olması önemlidir. Fakat burada iki büyük yanlış anlaşılmadan kaçınmak gerekiyor.
Birincisi, enflasyonun düşmesi fiyatların düştüğü anlamına gelmez. Fiyatlar ağustosta da arttı; sadece yıllık artış hızı biraz yavaşladı. Geçen yıl 100 liraya alınan ortalama bir mal sepeti bugün yaklaşık 131 lira 50 kuruşa çıkmış durumda.
İkincisi, manşet enflasyondaki düşüşün altında bütün kalemlerde iyileşme yok. Gıda fiyatları aylık yalnızca yüzde 0,2 arttı ve yıllık gıda enflasyonu yüzde 33,8’e geriledi. Bu iyi haber. Temel mal fiyatları aylık yüzde 0,3 düştü. Kurun görece istikrarlı kalması burada yardımcı oluyor.
Ama enerji fiyatları yalnızca bir ayda yüzde 5,5 arttı; yıllık enerji enflasyonu yüzde 39,2’ye çıktı. Hizmet fiyatları aylık yüzde 3,1 arttı ve yıllık hizmet enflasyonu yüzde 40,3’e yükseldi. Kiralar bir ayda yüzde 3, yıllık yüzde 43,1 arttı. Ulaştırma hizmetlerindeki yıllık artış yüzde 52,4’e ulaştı. Üniversite ücretleri ise ağustosta yüzde 25,4 yükseldi.
İşte vatandaşın enflasyonu neden açıklanan manşet rakamdan daha ağır hissettiğinin cevabı burada. İnsanlar her ay otomobil ya da televizyon almıyor; ama kira ödüyor, ulaşıma para veriyor, çocuğunu okula gönderiyor, lokantaya gidiyor ve enerji kullanıyor. Hizmet enflasyonu yüksek kaldığı sürece hayat pahalılığı hissi kolay kolay kaybolmaz.
Mevsimsellikten arındırılmış veriler de temkinli olmamız gerektiğini söylüyor. Hesaplamalara göre aylık ana eğilim yüzde 1,9’a hafifçe yükseldi. Bu oran yılın ilk yarısındaki yüzde 2,1 ortalamasından düşük, dolayısıyla ilerleme var. Fakat henüz “enflasyon sorunu çözüldü” diyebileceğimiz kesintisiz ve güçlü bir düşüş patikası yok.
Üretici fiyatlarının aylık yüzde 2,6 artması ve petrolün yeniden 95 doların üzerine çıkması da önümüzdeki aylar için risk oluşturuyor. Bugün üreticinin ödediği enerji ve hammadde maliyeti yarın tüketici fiyatına yansıyabilir. Türkiye enflasyonu yalnızca içerideki taleple değil, dışarıdan ithal ettiğimiz enerji şokuyla da mücadele ediyor.
Bu tablo Merkez Bankasının işini zorlaştırıyor. Para piyasası faizinde kısa süre önce yapılan 300 baz puanlık indirimin ardından piyasa faizi yüzde 37 civarında. QNB, yıl sonu enflasyonunu yüzde 29, politika faizini yüzde 35 tahmin ediyor ve yeni faiz indiriminin eylül yerine ekimde gelmesini daha olası buluyor.
Bence burada belirleyici soru şu olacak: Merkez Bankası manşet enflasyondaki düşüşe mi bakacak, yoksa hizmet enflasyonu, ana eğilim ve petrol fiyatlarındaki yükselişi mi daha fazla önemseyecek? Erken ve hızlı bir indirim kuru ve enflasyon beklentilerini bozabilir. Aşırı uzun süren sıkılık ise zaten zayıflayan istihdamı ve iç talebi daha fazla örseleyebilir. Para politikasının gerçek zorluğu tam olarak bu dengede.
Kur cephesinde şimdilik kontrollü fakat sürekli bir hareket görüyoruz. Dolar/TL haftaya 48,26 civarında başladı, cuma sabahı 48,44’e geldi. Aynı dönemde iki yıllık tahvil faizi yüzde 40,10’dan yüzde 39,55’e geriledi. Türkiye’nin beş yıllık risk primi ise 218 baz puan civarında yatay kaldı. Yani kurda büyük bir sıçrama yok ama TL’nin yavaş değer kaybı devam ediyor.
Dış ticarette ağustos açığı 5,2 milyar dolar oldu. İhracat yüzde 8,1 artarak 23,5 milyar dolara, ithalat yüzde 10,5 artarak 28,7 milyar dolara çıktı. Enerji dışı ithalatta yavaşlama var, fakat yüksek enerji faturası dengelenmeyi sınırlıyor. Turizm sayesinde ağustosta cari fazla beklenmesine rağmen 12 aylık cari açığın yaklaşık 41 milyar dolara yaklaşacağı tahmin ediliyor.
Finansman tarafında dikkat çekici bir başka gelişme daha var. 28 Ağustos haftasında yabancıların swap, yani taşıma işlemleri kanalından yaklaşık 1,3 milyar dolar çıkışı oldu. Toplam TL cinsi portföy çıkışı yaklaşık 1,2 milyar dolar hesaplanıyor. Dünyada tahvil faizlerinin yükseldiği, Japon yeninin güçlenmeye başladığı ve taşıma işlemlerinin çözülme riski taşıdığı bir ortamda bu rakamı küçümsememek gerekir.
Çünkü Japonya’da da çok önemli bir dönüşüm yaşanıyor. Piyasalar Japonya Merkez Bankasının eylül ayında faizi yüzde 1,25’e yükseltmesine neredeyse kesin gözüyle bakıyor. Yen bu hafta dolar karşısında yaklaşık yüzde 2 değer kazandı. Yıllardır ucuz yenle borçlanıp Türkiye dahil yüksek faiz veren ülkelere para taşıyan yatırımcılar pozisyonlarını kapatırsa, gelişmekte olan ülkelerden sermaye çıkışı hızlanabilir.
Merkez Bankasının brüt rezervi 188,5 milyar dolar, swap hariç net rezervi ise yaklaşık 56,6 milyar dolar düzeyinde. Bu tampon önemli. Fakat rezerv kadar önemli olan, yabancı sermayenin neden geldiğidir. Üretim ve doğrudan yatırım için mi geliyor, yoksa birkaç aylık yüksek faiz kazancı için mi? İkincisi çok daha hızlı gelir ama kapıya yöneldiğinde de çok daha hızlı çıkar.
Peki bu beş günlük veri yağmurunun sonunda elimizde nasıl bir Türkiye ekonomisi var?
Enflasyon düşüyor ama henüz yenilmiş değil. Ekonomi büyüyor ama büyümeyi içerideki canlılık değil, büyük ölçüde net ihracat taşıyor. Kur kontrollü ilerliyor ama enerji faturası büyüyor. Rezervler güçlü görünüyor ama kısa vadeli yabancı para hareketleri kırılgan. Resmi işsizlik düşük sayılabilecek bir düzeyde görünürken geniş işsizlik yüzde 30’u aşmış durumda.
Yani Türkiye ekonomisi şu anda bir başarı hikâyesi ile kriz hikâyesi arasında değil. Daha karmaşık bir yerde: kontrollü bir yavaşlama programının ortasında. Program bazı göstergelerde sonuç üretiyor, fakat bu sonucun toplumsal maliyeti giderek daha görünür hale geliyor.
Önümüzdeki hafta üç şeye bakacağız. Birincisi, petrol 100 dolara doğru gidiyor mu? İkincisi, Amerika enflasyonu Fed’i yeniden faiz artışına itecek mi? Üçüncüsü, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası hizmet enflasyonu ve enerji riskine rağmen faiz indirimi konusunda ne kadar sabırlı davranacak?
Benim bu haftadan çıkardığım en net sonuç şu: Türkiye’de enflasyonla mücadele açısından küçük bir mesafe alındı, ama dünya ekonomisi bize yardım etmiyor. Enerji şoku büyür, dolar yeniden güçlenir ve küresel taşıma işlemleri çözülürse içeride kurduğumuz hassas denge yeniden sınanabilir.
Şimdi size sorayım: Sizce açıklanan veriler gerçekten ekonominin iyileştiğini mi gösteriyor, yoksa yalnızca vatandaşın harcama ve iş bulma gücünün zayıfladığını mı? Yorumlarda özellikle kendi sektörünüzde siparişlerin, işlerin ve fiyatların nasıl değiştiğini yazın. Çünkü bazen ekonominin gerçek hali, resmi tablodan önce insanların günlük hayatında görünür.
Şimdilik benden bu kadar. Kanalı takip etmeyi ve videoyu beğenmeyi unutmayın. Bir sonraki yayında görüşmek üzere.