YKS 2026: Sınav Kötü Geçtiyse Bunu Mutlaka Dinle! TYT, AYT, Tercih ve Gelecek
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölüm, TYT sonrası moral bozukluğunu ve AYT öncesi stresi yaşayan öğrenciler ile ailelere doğrudan sesleniyor. YKS’nin önemli ama hayatı belirleyen tek eşik olmadığı vurgulanırken, sınavın sosyal hareketlilik, eşitsizlik ve ruh sağlığı boyutları da ele alınıyor. Tercih döneminde sadece puana değil, bölüm, üniversite, şehir ve işgücü piyasası uyumuna bakmanın önemi anlatılıyor. Yayın, öğrencinin değerini tek bir sınav sonucuna indirgemeyen sakin ve stratejik bir çerçeve sunuyor.
Bugün Türkiye’de milyonlarca evde aynı duygu var: biraz umut, biraz korku, biraz yorgunluk, biraz da büyük bir belirsizlik. 20 Haziran 2026 Cumartesi günü TYT yapıldı. Yarın, 21 Haziran Pazar sabahı AYT, öğleden sonra da YDT var. Yani bu hafta sonu Türkiye’nin en büyük toplumsal ritüellerinden birini yaşıyoruz: YKS hafta sonu.
Bu yayını özellikle bugün yapmak istedim. Çünkü sınavdan çıkan bir öğrenci şu anda kendine çok sert davranıyor olabilir. Bir veli evde çocuğunun yüzüne bakıp onun moralini nasıl toparlayacağını bilemiyor olabilir. Yarın sınava girecek bir başka öğrenci ise, bugün girdiği TYT’nin etkisinden çıkamayıp AYT’ye odaklanmakta zorlanıyor olabilir. İşte bu yayın, tam da o an için.
Önce şunu söyleyelim: Bu sınav önemli. Bunu küçümsemek doğru değil. Üniversite tercihi önemli. Hangi şehirde, hangi üniversitede, hangi bölümde okuyacağınız, önünüzdeki yılları etkiler. Hatta bazı mesleklerde ilk mezun olduğunuz üniversitenin adı, ilk iş görüşmenizde, ilk yüksek lisans başvurunuzda, ilk burs başvurunuzda karşınıza çıkar. Bunu biliyoruz. Ben de bir üniversite hocası olarak bunu her gün görüyorum.
Ama ikinci cümle de en az birincisi kadar önemli: Bu sınav dünyanın sonu değil. Bugün kötü geçti diye hayat bitmez. Yarın çok iyi geçti diye hayat garantiye alınmış olmaz. Hayat tek bir sınavdan ibaret değildir; ama tek bir sınav da tamamen önemsiz değildir. Sağlıklı bakış açısı tam olarak buradadır: YKS’yi ne kutsallaştıracağız ne de yok sayacağız.
Bu yıl YKS’ye yaklaşık 2 milyon 425 bin aday başvurdu. Bu sayı bize çok şey söylüyor. Sadece bir sınavdan bahsetmiyoruz; Türkiye’de gençliğin, ailelerin, eğitim sisteminin, ekonomik beklentilerin, sınıfsal hareketlilik arzusunun ve gelecek kaygısının aynı anda sıkıştığı dev bir mekanizmadan bahsediyoruz. Üniversite sınavı Türkiye’de sadece eğitim meselesi değildir. Aynı zamanda sosyal hareketlilik meselesidir. Ailelerin çocuklarına daha iyi bir hayat kurma umududur. Anadolu’nun herhangi bir şehrindeki öğrencinin Boğaziçi, ODTÜ, İTÜ, Hacettepe, Ankara, İstanbul, Ege, Marmara veya başka güçlü bir üniversite üzerinden kendine yeni bir yol açma ihtimalidir.
Bu yüzden sınav stresi anlaşılır bir şeydir. Hatta biraz stres normaldir. Sorun stresin varlığı değil, stresin insanı felç etmesidir. Bugün TYT’den çıkan bir öğrenciye en kötü yapılacak şey, hemen net hesabı sorup evde kriz toplantısı başlatmaktır. Çocuk zaten kafasında yüz kere o soruya dönmüştür. Acaba sosyalde şunu yanlış mı yaptım, matematikte vakti kötü mü kullandım, Türkçede o paragrafı bir daha okusaydım ne olurdu diye kendini yiyordur. Velinin görevi o anda ikinci bir sınav komisyonu gibi davranmak değildir. Velinin görevi çocuğu tekrar ayağa kaldırmaktır.
Özellikle yarın AYT’ye girecek öğrenciler için söylüyorum: TYT bitmiştir. İyi ya da kötü, artık geride kalmıştır. Sınav psikolojisinde en büyük hatalardan biri, bitmiş oturumun yasını tutarken bir sonraki oturumu yakmaktır. Bugün TYT kötü geçtiyse, yarın AYT ile hâlâ tablo değişebilir. Bugün TYT iyi geçtiyse, rehavete kapılmak da aynı derecede tehlikelidir. Bu gece yapılacak şey, bütün sistemi yeniden çalışmak değil; zihni sakinleştirmek, vücudu dinlendirmek ve yarın sabah sınava mümkün olan en temiz kafayla girmektir.
Türkiye’de üniversiteye giriş sınavının tarihi de aslında bize şunu gösteriyor: Sistem sürekli değişiyor, ama stres sabit kalıyor. Merkezi üniversiteye giriş uygulaması 1970’lerden beri Türkiye’nin gündeminde. Önce ÜSS dönemleri oldu, sonra ÖSS ve ÖYS, daha sonra ÖSS’nin farklı versiyonları, ardından YGS ve LYS, 2018’den itibaren de YKS. İsimler değişti, oturumlar değişti, soru sayıları değişti, katsayılar değişti, ama ailelerin sınav sabahı yaşadığı duygu pek değişmedi. Bir ülke düşünün ki, neredeyse her kuşak kendi üniversite sınavı travmasını bir sonraki kuşağa anlatıyor. Anne baba kendi dönemindeki sınavı anlatıyor, abi abla kendi dönemindeki sistemi anlatıyor, öğretmen başka bir sistemi anlatıyor, öğrenci ise bambaşka bir sistemin içinde yol bulmaya çalışıyor.
Burada asıl mesele şu: Türkiye’de sınav sistemi çok merkezi ve çok yüksek ağırlıklı. Bu sistemin bir avantajı var: En azından teorik olarak, ülkenin her yerinden gelen öğrenciyi aynı sınav masasına oturtuyor. Yani okulun adı, ailenin çevresi, referans mektubu, mülakat performansı gibi daha öznel unsurlar yerine, merkezi bir ölçme sistemi çalışıyor. Bu, özellikle torpil korkusunun yüksek olduğu ülkelerde önemli bir güvence gibi görülebilir.
Ama bu sistemin büyük bir dezavantajı da var: Çok büyük bir hayat kararını çok dar bir zaman dilimine sıkıştırıyor. Bir öğrencinin dört yıllık lise emeği, yıllarca biriktirdiği merak, beceri, disiplin, karakter ve potansiyel, birkaç oturumluk performansa indirgeniyor. Üstelik o performans; uykusuzluk, sınav kaygısı, aile baskısı, sağlık, okul kalitesi, dershane imkânı, şehir farkı, gelir farkı gibi birçok değişkenden etkileniyor. Yani sınav eşit görünüyor ama sınava hazırlanma koşulları eşit değil. İktisatçı gözüyle bakarsak burada klasik bir fırsat eşitliği problemi var.
Şimdi burada küçük ama önemli bir ayrım daha yapalım. Sınav adil midir sorusu ile sınav gerekli midir sorusu aynı soru değildir. Türkiye gibi büyük, genç nüfusu yüksek, üniversite talebinin çok yoğun olduğu bir ülkede hiçbir merkezi ölçme yapmadan yerleştirme yapmak kolay değildir. Eğer merkezi sınavı tamamen kaldırırsanız, bu kez okul notlarının karşılaştırılabilirliği, özel okul farkı, referans ilişkileri, mülakatların objektifliği ve kurumların keyfî kararları tartışma konusu olur. Ama merkezi sınav var diye de sistemin adil olduğunu varsayamayız. Çünkü bir öğrencinin sınava girdiği gün aynı olabilir; fakat sınava hazırlanırken sahip olduğu ev, okul, öğretmen, kitap, internet, rehberlik, beslenme, uyku ve psikolojik destek aynı değildir.
Bu yüzden YKS’ye sadece öğrencinin bireysel performansı olarak bakmak eksik kalır. Evet, emek önemlidir. Disiplin önemlidir. Soru çözmek, konu tekrarı yapmak, süre yönetimi öğrenmek önemlidir. Ama sosyoekonomik zemin de önemlidir. Bazı öğrenciler son iki yılını özel derslerle, iyi okullarla, sakin evlerle geçirirken; bazıları kalabalık evlerde, maddi kaygılarla, okul sonrası çalışarak, interneti bile zor bularak hazırlanıyor. Aynı sınav kağıdına oturuyor olmaları, hayatın geri kalanında aynı başlangıç çizgisinden geldikleri anlamına gelmiyor.
Bunu söylememin sebebi öğrencilerin emeğini küçümsemek değil. Tam tersine, özellikle zor koşullardan gelen öğrencilerin emeğini daha görünür kılmak. Eğer bugün sınavdan çıktıysanız ve kendinizi başkalarıyla kıyaslıyorsanız, unutmayın: Siz sadece bir net toplamı değilsiniz. Siz o netlerin arkasındaki hayat koşullarısınız, dirençsiniz, denemelersiniz, sabahlarsınız, bazen ağlayarak çözdüğünüz sorularsınız, bazen pes etmeyip yeniden başladığınız günlersiniz. Sınav sonucu bunların hepsini yansıtmayabilir, ama bunların hiçbiri boşa gitmez.
Dünyada da tek bir mükemmel model yok. Amerika’da birçok üniversite başvuruyu not ortalaması, standart test, kompozisyon, referans, sosyal faaliyet ve bazen mülakat gibi unsurlarla birlikte değerlendiriyor. İngiltere’de UCAS sistemi üzerinden öğrencinin akademik geçmişi, tahmini notları, referansı ve başvuru metni önemli olabiliyor; bazı seçici programlarda ayrıca test veya yazılı çalışma da istenebiliyor. Fransa’da Parcoursup gibi merkezi platformlar var; öğrenciler tercihlerini giriyor, kurumlar farklı ölçütlerle değerlendiriyor. Bu sistemlerin bazıları daha esnek, ama daha öznel. Türkiye’nin sistemi daha merkezi, ama daha sert. Yani mesele basitçe yurtdışında her şey güzel, bizde her şey kötü meselesi değil. Her sistemin adalet problemi başka bir yerde ortaya çıkıyor.
Benim kanaatim şu: Türkiye’de sınav sistemi tamamen önemsizleştirilemez; çünkü merkezi ölçme hâlâ birçok öğrenci için sosyal hareketlilik kanalıdır. Ama sınavın çocukların ruh sağlığını, aile içi huzuru ve gençlerin kendilik değerini bu kadar ezmesine de razı olamayız. Bir öğrencinin insan olarak değeri, TYT Türkçe netiyle ölçülmez. Bir gencin zekâsı, AYT matematikte son beş soruyu yetiştirip yetiştirememesiyle sınırlı değildir. Bir çocuğun hayat başarısı, YDT’de bir paragrafı yanlış yorumlamasıyla belirlenmez.
Burada öğrencilere özellikle şunu söylemek istiyorum: Bu sınavda iyi bir sonuç alırsanız, bunu sonuna kadar kullanın. İyi bir üniversiteye girin, iyi bir bölüm okuyun, kendinizi geliştirin, dil öğrenin, yazın, araştırın, staj yapın, dünyaya açılın. Ama iyi sonuç alırsanız bile bunun sizi otomatik olarak başarılı yapacağını sanmayın. Türkiye’de ve dünyada diploma enflasyonu diye bir gerçek var. Üniversite sayısı arttı, diploma sayısı arttı, ama iyi eğitim veren kurum sayısı aynı hızda artmadı. Dolayısıyla artık mesele sadece üniversiteye girmek değil; doğru üniversitede, doğru bölümde, doğru stratejiyle okumak.
Kötü sonuç alırsanız da şunu bilin: Yol kapanmış olmaz. Bazen öğrencinin bir yıl daha hazırlanması mantıklı olabilir. Bazen daha düşük görünen bir üniversitede çok iyi bir bölüm, daha yüksek puanlı ama size uygun olmayan bir tercihten daha iyi sonuç verebilir. Bazen şehir faktörü önemlidir. Bazen burs faktörü önemlidir. Bazen bölümün akademik kadrosu, mezun ağı, yabancı dil imkânı, Erasmus bağlantıları, staj fırsatları, özel sektörle ilişkisi, yüksek lisans kapısı puandan daha önemli hale gelir. Tercih sürecinin kritik olmasının nedeni de budur.
Tercih döneminde en çok gördüğüm hata da şu: Öğrenciler tercih listesini kendi hayat amaçlarına göre değil, çevrenin prestij algısına göre yapıyor. Akrabalar ne der, okulda ne söylenir, bölümün adı havalı mı, üniversitenin logosu tanınıyor mu, şehir kulağa güzel geliyor mu? Bunlar tamamen önemsiz değil, ama tek ölçüt de olamaz. Bir bölümün adı çok parlak olabilir, fakat müfredatı eskimiş olabilir. Bir üniversitenin reklamı çok güçlü olabilir, fakat o bölümde öğretim üyesi sayısı zayıf olabilir. Bir şehir cazip görünebilir, fakat yaşam maliyeti öğrenciyi çok zorlayabilir. Bir programın taban puanı yüksek olabilir, ama mezunlarının iş piyasasındaki karşılığı beklenen kadar güçlü olmayabilir.
Ben tercih yayınlarında bu yüzden sadece şuna bakmayacağım: Bu sıralamaya ne gelir? Daha önemli sorular soracağım. Bu bölüm öğrenciyi gerçekten yetiştiriyor mu? Akademik kadro nasıl? İngilizce eğitim kağıt üzerinde mi, fiilen mi güçlü? Mezunlar nerelerde çalışıyor? Bölümün uluslararası görünürlüğü var mı? Öğrenci değişim imkânları gerçek mi? Büyük şehir avantajı mı var, yoksa yüksek maliyet dezavantajı mı? Vakıf üniversitesinde burs kesilme riski var mı? Devlet üniversitesinde bölümün eski itibarı hâlâ korunuyor mu? Dört yıl sonra bu alanın işgücü piyasasında yeri ne olacak?
Çünkü tercih, sadece bugünün puanına verilen cevap değildir. Tercih, 2030’ların Türkiye’sine ve dünyasına dair bir tahmindir. Yapay zekânın, otomasyonun, dijitalleşmenin, demografinin, sağlık sektörünün, enerji dönüşümünün, savunma sanayiinin, finansın, kamu istihdamının, uluslararası göçün, Avrupa ile ilişkilerin, Türkiye ekonomisinin yönünün hesaba katıldığı bir karar olmalıdır. Bir tercih listesi sadece romantik bir liste değil; aynı zamanda stratejik bir portföydür.
İşte ben bu kanalda, Kayıt Dışı İktisat’ta, tam da bu nedenle tercih dönemi geldiğinde ayrıntılı yayınlar yapacağım. Sonuçlar açıklandıktan ve tercih takvimi başladığında, hangi sıralamayla hangi üniversite ve hangi bölüm mantıklı olabilir, hangi bölümlerde balon var, hangi bölümlerde hak ettiği değerin altında kalmış fırsatlar var, hangi şehirlerde yaşamak öğrenciyi geliştirir, hangi üniversitelerin adı güçlü ama içeriği zayıflamış olabilir, hangi vakıf üniversitelerinde burs politikalarına dikkat etmek gerekir, hangi devlet üniversiteleri hâlâ ciddi kalite sunuyor; bunların hepsini tek tek konuşacağız.
Geçmiş yıllarda bunu yaptığımda ilginç geri dönüşler aldım. Bazı öğrenciler hocam sizin sayenizde daha bilinçli tercih yaptım dedi. Bazı okullardan, bazı bölümlerden de şaka yollu ya da ciddi şekilde hocam sizin yayınlardan sonra bizim puanımız yükseldi veya sizin yüzünüzden taban puanımız düştü diye mesajlar geldi. Bu elbette biraz mizahi tarafı olan bir şey, ama şunu gösteriyor: Tercih döneminde bilgi asimetrisi çok büyük. İnsanlar sadece puana bakıyor. Oysa puan her şeyi söylemez. Taban puan, geçmiş yılın piyasa fiyatıdır; gelecek yılın gerçek değeri değildir. Bir bölümün kalitesiyle o yılki popülaritesi aynı şey değildir. Bir üniversitenin markasıyla bölümün gerçek akademik gücü de her zaman aynı şey değildir.
Bu yüzden şimdiden kanala abone olun, bildirimleri açın. Bu yaz tercih döneminde sadece liste okumayacağız. Bir ekonomist gibi düşüneceğiz. Tercihi bir yatırım kararı gibi ele alacağız. Beklenen getirisi nedir, riski nedir, alternatif maliyeti nedir, işgücü piyasasında karşılığı nedir, yurtdışı imkânı nedir, yapay zekâ ve teknolojik dönüşüm bu mesleği nasıl etkiler, Türkiye ekonomisinin gidişatı bu alanı nasıl etkiler; bunları konuşacağız. Benim derdim kimseye tek bir doğru liste dayatmak değil. Derdim öğrencinin ve ailenin daha rasyonel karar vermesine yardımcı olmak.
Ama bugün, tercih yayınlarından önce, en insani noktada duralım. Sevgili öğrenciler, bugün sınavdan çıkmış olabilirsiniz. Belki beklediğiniz gibi geçti, belki geçmedi. Şimdi sosyal medyada herkes net paylaşacak. Birileri ben matematiği fulledim diyecek, birileri Türkçe çok kolaydı diyecek, birileri sınav çok zordu diyecek. Bunların çoğunu ciddiye almayın. Sınav çıkışı psikolojisi güvenilir veri üretmez. İnsanlar bazen iyi yaptığını sanır kötü yapar, kötü yaptığını sanır iyi yapar. Dahası, sizin yarıştığınız şey sadece kendi hissiniz değil, bütün aday kitlesinin dağılımıdır. Sınav zorsa herkese zordur. Kolaysa herkese kolaydır. Önemli olan mutlak duygu değil, göreli performanstır.
Sınavdan hemen sonra yapılması gereken şeylerden biri de şudur: Kendi hafızanıza fazla güvenmeyin. Çıkışta herkes bazı soruları hatırlar, bazılarını yanlış hatırlar, bazılarını hiç hatırlamaz. Sosyal medyada dolaşan cevaplara, forumlardaki panik havasına, dershane gruplarındaki abartılı yorumlara kendinizi teslim etmeyin. En sağlıklı değerlendirme, resmi cevap anahtarı ve sonuçlar geldikten sonra yapılır. O zamana kadar yapılacak iş, özellikle yarın sınava girecekler için enerjiyi korumaktır. Bugünün duygusuyla yarının performansını harcamayın.
Bir de şu var: Çok iyi öğrenciler bile sınavda hata yapar. Sınavın doğasında hata vardır. Bazen kolay soruyu kaçırırsınız, bazen zor soruyu yaparsınız. Bazen paragrafta iki şık arasında kalırsınız, bazen matematikte işlem hatası yaparsınız. Bunlar insanidir. Mesele hatasız olmak değildir; sınav boyunca hatadan sonra da devam edebilmektir. Psikolojik dayanıklılık dediğimiz şey biraz da budur. Bir soruda takılıp bütün sınavı kaybetmemek, bir oturumun moralini diğer oturuma taşımamak, sonuç gelene kadar kendini mahkeme salonuna çıkarmamaktır.
Velilere de ayrı bir cümle söylemek istiyorum. Çocuğunuzun bu hafta sonu sizden duymaya ihtiyacı olan şey şu değildir: Kaç net yaptın? Şu soruyu niye boş bıraktın? Komşunun kızı daha iyi yapmış. Biz sana o kadar emek verdik. Bunların hiçbir faydası yok. Çocuğunuzun duymaya ihtiyacı olan şey şudur: Elinden geleni yaptın. Biz senin yanındayız. Sonuç ne olursa olsun birlikte düşüneceğiz. Tercih zamanı geldiğinde sakin sakin bakacağız. Gerekirse yeniden plan yapacağız. Sen bizim için bir sınav sonucundan ibaret değilsin.
Bu cümle basit gibi görünür ama bir gencin hayatında çok büyük fark yaratır. Çünkü sınav dönemlerinde gençler sadece üniversiteye değil, ailelerinin gözündeki yerlerine de başvuruyormuş gibi hisseder. Sanki sonuç kötü gelirse sevilmeyecekler, saygı görmeyecekler, aileyi hayal kırıklığına uğratacaklar. Bu duyguyu büyütmeyin. Türkiye zaten yeterince stresli bir ülke. Gençlerin omzuna daha fazla yük bindirmeyin.
Son olarak şunu söyleyeyim: YKS, Türkiye’nin ekonomik ve sosyal gerçeklerinden bağımsız değildir. Gençler neden bu kadar iyi üniversite istiyor? Çünkü iş piyasası sert. Çünkü iyi iş az. Çünkü ücretler baskı altında. Çünkü diploma tek başına yetmiyor ama diplomasız kalmak da riski artırıyor. Çünkü aileler çocuklarının kendilerinden daha iyi yaşamasını istiyor. Yani sınav kaygısının arkasında sadece ders kaygısı yok; ülkenin gelecek kaygısı var.
O yüzden biz bu kanalda meseleyi sadece eğitim koçluğu düzeyinde konuşmayacağız. Daha geniş bir yerden konuşacağız. Üniversite seçimini ekonomiyle, işgücü piyasasıyla, sınıfsal hareketlilikle, teknolojik dönüşümle, Türkiye’nin kurumsal kalitesiyle birlikte ele alacağız. Çünkü doğru tercih sadece hangi bölümün puanı kaç sorusu değildir. Doğru tercih, ben nasıl bir hayat kurmak istiyorum sorusuna verilen ilk ciddi cevaplardan biridir.
Bugün TYT’ye giren bütün öğrencilere geçmiş olsun. Yarın AYT ve YDT’ye girecek herkese başarılar. Bu gece mucize aramayın; sakinlik arayın. Telefonu biraz azaltın. Sosyal medyada net kavgasına girmeyin. Uykunuzu almaya çalışın. Sabah erkenden kalkın, belgenizi, kimliğinizi, ulaşım planınızı son kez kontrol edin. Ve şunu unutmayın: Sınav önemlidir, ama siz sınavdan daha büyüksünüz.
Sonuçlar açıklandığında burada olacağız. Tercih dönemi başladığında burada olacağız. Hangi üniversite, hangi bölüm, hangi şehir, hangi strateji; hepsini birlikte konuşacağız. Kayıt Dışı İktisat’a abone olun, bildirimleri açın, bu yayını YKS’ye giren öğrencilerle ve velilerle paylaşın. Çünkü doğru bilgi, tercih döneminde bazen birkaç netten bile daha değerli olabilir.
Herkese geçmiş olsun. Yarın sınava girecek adaylara başarılar. Ve unutmayın: Hayat uzun, sınav kısa. Ama kısa bir sınavdan sonra uzun hayatı daha akıllıca kurmak bizim elimizde.