Dolar Uçuyor, Petrol Düşüyor: Fed, AI Balonu ve Türkiye İçin Büyük Ters Köşe
Bu Bölüm Hakkında
Bu bölüm, doların güçlenmesi, petrolün düşmesi, teknoloji hisselerindeki satış ve Fed’in faiz patikasına dair beklentilerin piyasalarda aynı anda yarattığı karmaşık tabloyu inceliyor. Küresel risk iştahındaki bozulmanın yalnızca bir varlık sınıfını değil, altın, gümüş, tahvil ve gelişmekte olan ülke varlıklarını birlikte etkilediği anlatılıyor. Petrol fiyatındaki gerilemenin Türkiye için enflasyon ve cari denge açısından olumlu olduğu, ancak bunun jeopolitik risklerin tamamen bittiği anlamına gelmediği vurgulanıyor. Türkiye tarafında enflasyon beklentileri, kur dinamikleri, rezerv birikimi, CDS, tahvil faizi ve tüketici güveni birlikte okunarak dezenflasyon sürecinin kırılganlığı tartışılıyor.
Ele Alınan Konular
- dolar endeksinin güçlenmesi ve risk iştahı
- petrol fiyatlarındaki düşüşün enflasyona etkisi
- fed faiz beklentileri ve teknoloji hisselerindeki satış
- türkiye’de enflasyon tahminleri ve beklenti anketleri
- kur, cds, rezerv ve tahvil faizinin birlikte okunması
- tüketici güveni ve turizm verilerinin ekonomi sinyali
Günaydın, hepiniz hoş geldiniz. Bugün 24 Haziran Çarşamba. Kayıt Dışı İktisat’ta yine günlük piyasa akışını, Türkiye ekonomisini ve dünyadaki büyük hareketleri birlikte okuyacağız. Başlamadan her zamanki notu düşeyim: burada konuşacaklarımız yatırım tavsiyesi değildir. Ben size şu alın, bu satın demiyorum. Sermaye piyasaları mevzuatı açısından da, akademik etik açısından da böyle bir niyetimiz yok. Bizim amacımız tabloyu doğru okumak, piyasaların arkasındaki mantığı anlamak ve özellikle de başlıkların gürültüsü içinde ana hikâyeyi kaçırmamak.
Bugünün ana cümlesi şu: dolar güçleniyor, petrol düşüyor, teknoloji hisseleri satılıyor, altın ve gümüş geri çekiliyor, ama bütün bunlar aynı anda olunca piyasanın söylediği hikâye sanıldığından daha karmaşık hale geliyor. Normalde petrol düştüğünde enflasyon baskısı azalır, özellikle Türkiye gibi enerji ithalatçısı ülkeler açısından bu olumlu bir haber gibi okunur. Ama aynı anda Fed’in faiz artırabileceği beklentisi güçlenirse, dolar endeksi yukarı giderse, teknoloji hisselerinde kâr realizasyonu başlarsa ve risk iştahı bozulursa, petrol düşüşünün getirdiği rahatlama piyasaya hemen yansımayabilir. Bugün tam olarak böyle bir gün yaşıyoruz.
Önce küresel tabloyla başlayalım. Dolar endeksi yeniden güçlendi ve euro dolar paritesi 1.13’lü seviyelere kadar geriledi. Dün S&P 500’de yaklaşık yüzde 1.4’lük bir düşüş gördük. Nasdaq tarafında baskı daha belirgin, çünkü satışın merkezi yine teknoloji ve yarı iletken hisseleri. Son dönemde yapay zeka, çip, veri merkezi, süper bilgisayar, bulut yatırımı gibi başlıklar finansal piyasaların neredeyse bütün hikâyesini taşıyordu. Fakat bir hikâye çok kalabalık hale geldiğinde, herkes aynı pozisyonda olduğunda, en küçük hayal kırıklığı bile büyük fiyat hareketi yaratabiliyor. Bugün piyasanın sorduğu soru şu: yapay zeka devrimi devam ediyor mu? Evet. Ama her yapay zeka şirketinin, her çip hissesinin, her veri merkezi yatırımının bugünkü fiyatı haklı mı? İşte orada piyasa biraz durup nefes almaya başladı.
Güney Kore’de çip ağırlıklı endekste sert satış yaşanması, sonra sınırlı toparlanma görülmesi de bu yüzden önemli. Kore endeksi aslında bize sadece Kore ekonomisini anlatmıyor; Samsung, SK Hynix, bellek çipleri, yapay zeka sunucuları ve küresel teknoloji döngüsü üzerinden dünyadaki risk iştahını anlatıyor. Eğer orada hareketler çok sertleşiyorsa, bu bize piyasada istikrar değil, oynaklık biriktiğini gösterir. Bir varlık hem çok hızlı yükseliyor hem çok hızlı düşüyorsa, bu sadece fırsat değil, aynı zamanda kırılganlık demektir.
Bu noktada SpaceX hikâyesini de aynı çerçevede okumak lazım. Çok büyük bir halka arz, çok yüksek beklentiler, ilk günlerde hızlı yükseliş, ardından sert dalgalanma. Bu bize sadece bir şirketin değerlemesini anlatmıyor. Bu bize finansal piyasaların hayal satma kapasitesini de anlatıyor. Roket, yapay zeka, uzay ekonomisi, devlet kontratları, teknoloji liderliği, bütün bunlar yatırımcı zihninde çok güçlü bir anlatı oluşturuyor. Ama hisse senedi piyasasında anlatı ile nakit akışı aynı şey değildir. Bazen şirket çok iyi olabilir, ama fiyat daha da iyi bir gelecek satın almış olabilir. Yani mesele şirket kötü mü iyi mi meselesi değil; mesele piyasa zaten ne kadar iyimser fiyatladı meselesidir.
Bir başka önemli başlık Çin. Çin’in süper bilgisayar yarışında yeniden öne çıkması, sadece teknoloji haberi gibi görünmesin. Bugün küresel ekonomide asıl savaş artık sadece petrol kuyuları, limanlar, doğal gaz terminalleri veya fabrika sayısı üzerinden yürümüyor. Hesaplama gücü, veri işleme kapasitesi, çip tedariki ve yapay zeka altyapısı da yeni sanayi politikasının parçası haline geldi. Çin’in burada güçlü kalması, Amerika’nın ihracat kontrollerine rağmen teknolojik kapasiteyi içeride büyütme arzusunu gösteriyor. Bu da bize şunu anlatıyor: küreselleşme bitmedi, ama şekil değiştiriyor. Artık ülkeler sadece daha ucuz üretim peşinde değil; daha güvenli, daha kontrollü, daha dayanıklı tedarik zinciri peşinde.
Bu yüzden tedarik zinciri tartışmasını da basit bir Çin’den kopuş hikâyesi olarak okumamak lazım. Şirketler Çin’den tamamen çıkmıyor; Çin’e aşırı bağımlı kalmanın riskini azaltmaya çalışıyor. Hindistan, Vietnam, Güneydoğu Asya, Meksika gibi yerlerin öne çıkması bundan. Ama Çin hâlâ çok büyük bir üretim ekosistemi, çok büyük bir tüketici pazarı ve çok yoğun bir mühendislik ağı sunuyor. Bu nedenle dünyada gördüğümüz şey kopuş değil, yeniden dengeleme. Ekonomi politik açısından bunun anlamı şu: sadece düşük maliyetli işgücüyle rekabet eden ülkeler zorlanacak; ekosistem kuran, ara malı üreten, teknoloji öğrenen, lojistik ve hukuk altyapısını güçlendiren ülkeler kazanacak.
Şimdi buradan Fed’e gelelim. Son günlerde piyasada Fed’in tekrar faiz artırabileceği beklentisi konuşuluyor. Bu beklenti güçlendikçe dolar güçleniyor, tahvil getirileri yüksek kalıyor, altın ve gümüş üzerinde baskı oluşuyor, riskli varlıklarda satış geliyor. ABD 10 yıllık tahvil faizi 4.49 civarında. Bu seviye, piyasaya şunu söylüyor: para hâlâ ucuzlamıyor, iskonto oranı hâlâ yüksek, gelecekteki kârların bugünkü değeri hâlâ baskı altında. O yüzden özellikle uzun vadeli büyüme hikâyesi satan teknoloji şirketleri bu ortamdan daha fazla etkileniyor.
Ama burada çok önemli bir ayrım var. Fed faiz artıracak mı sorusundan önce, Fed neden faiz artırmak zorunda kalsın sorusunu sormak lazım. ABD’de öncü PMI verileri ekonomik aktivitenin hâlâ canlı olduğunu gösteriyor. İmalat PMI 55’in üzerinde, hizmet PMI da yeniden genişleme tarafında. Bu, ekonominin yavaşlamadığını söylüyor. Eğer ekonomi güçlü, işgücü piyasası dirençli, enflasyon da hedefe yeterince hızlı inmiyorsa, Fed’in şahin kalması anlaşılabilir. Ama diğer taraftan petrol fiyatı düşüyorsa, enerji baskısı hafifliyorsa, küresel talepte seçici bir yavaşlama varsa, o zaman faiz artırımı beklentisinin kalıcı olup olmayacağı tartışmalı hale gelir.
Bugünkü en ilginç çelişki tam da burada. Brent petrol 76 dolar civarına geriledi. Bu, yakın zaman önce konuştuğumuz jeopolitik risk primine göre ciddi bir rahatlama. Hürmüz Boğazı’nda geçişlerin artması, ABD ile İran arasında müzakere ihtimalinin devam etmesi ve bölgedeki enerji akışının kademeli normalleşebileceği beklentisi petrol fiyatını aşağı çekiyor. Fakat bu tamamen risksiz bir tablo değil. Çünkü anlaşmanın içeriği, nükleer denetimler, Hürmüz’de kontrol meselesi, İran’a yönelik yaptırımların ne kadar gevşetileceği ve bölgedeki diğer aktörlerin tutumu hâlâ belirsiz. Petrol bugün düşüyor diye jeopolitik risk bitti diyemeyiz. Ama petrolün düşmesi, enflasyon hikâyesinde çok önemli bir rahatlama kanalı açıyor.
Jeopolitik tarafta da ilginç bir denge var. ABD’de İran savaşına ilişkin savaş yetkileri tartışması, piyasa açısından sadece siyaset haberi değildir. Çünkü petrol fiyatının, savunma harcamalarının, bütçe açığının ve faizlerin arkasında bu siyasi gerilimler var. Eğer Kongre ile başkan arasında dış politika konusunda gerilim artarsa, piyasa bunu belirsizlik olarak fiyatlar. Eğer ateşkes ve müzakere kanalı güçlenirse, enerji fiyatı rahatlar. Ama anlaşma kırılgan kalırsa, petrol tekrar risk primi taşımaya başlar. Türkiye gibi ülkeler için bu çok kritik. Çünkü biz petrolü belirlemiyoruz, ama petrolün sonucunu enflasyonda, cari dengede, bütçede ve halkın alım gücünde yaşıyoruz.
Burada petrolün düşmesini otomatik olarak her şey düzeliyor diye okumayalım. Evet, petrolün 76 dolar civarına gelmesi olumlu. Ama petrolün niye düştüğünü de okumak lazım. Arz kanalı rahatladığı için mi düşüyor, yoksa küresel büyümeye ilişkin endişeler arttığı için mi? Eğer birinci sebep baskınsa, bu Türkiye için iyi haber. Eğer ikinci sebep baskınsa, o zaman petrol düşerken ihracat pazarlarımız da yavaşlayabilir, risk iştahı da bozulabilir, sermaye akımları da zayıflayabilir. Ekonomide aynı fiyat hareketi bazen iki farklı hikâyeye işaret edebilir.
Türkiye açısından bu kanal özellikle önemli. Çünkü Türkiye net enerji ithalatçısı. Petrol ve enerji fiyatları düştüğünde cari denge, enflasyon, akaryakıt fiyatları, ulaştırma maliyetleri ve beklentiler üzerinde doğrudan veya dolaylı rahatlama oluşuyor. Bugünkü enflasyon tahminlerinde de bunun izini görüyoruz. Haziran ayı TÜFE enflasyonu için yaklaşık yüzde 1 civarında bir aylık artış beklentisi var. Bu gerçekleşirse yıllık enflasyon yüzde 32.6’dan yüzde 32.1’e gerileyecek. Daha önemlisi, enerji fiyatlarındaki belirgin düşüş ve tüketim harcamalarındaki yavaşlama işaretleriyle yıl sonu enflasyon tahmini yüzde 31’den yüzde 29’a çekilmiş durumda. Bu revizyon, piyasanın enflasyon patikasında sınırlı da olsa daha olumlu bir yere geldiğini gösteriyor.
Detaylara baktığımızda gıda tarafında sebze ve meyvedeki mevsimsel düşüş etkili. İşlenmiş gıda fiyatlarında da artışların yavaşlaması bekleniyor. Enerjide benzin, motorin ve LPG fiyatlarında belirgin gerileme var. Elektrik ve doğal gazda genel bir zam görünmüyor, ancak kademeli tarifelerin yüksek kullanım kısmı bir miktar yukarı çekebilir. Hizmetler tarafında ise hâlâ dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü kira, lokanta, ulaştırma, eğitim, sağlık gibi alanlarda fiyatlama davranışı daha yapışkan. Çekirdek enflasyonun aylık yüzde 1.7 civarında gelmesi bekleniyor. Bu, manşette rahatlama olsa bile enflasyonun ana eğiliminde zafer ilan etmek için erken olduğunu gösterir.
Dün gelen beklenti verileri de bunu söylüyor. Reel sektörün 12 ay sonrası enflasyon beklentisi yüzde 33.1’de sabit kaldı. Hanehalkının beklentisi yüzde 46.1’e geriledi ama hâlâ çok yüksek. Piyasa katılımcıları ise 12 ay sonrası için yüzde 23.8 civarında. Yani Türkiye’de üç ayrı ekonomi var gibi: piyasa başka bir enflasyon görüyor, reel sektör başka bir enflasyon görüyor, hanehalkı bambaşka bir enflasyon hissediyor. Bu fark çok önemli. Çünkü dezenflasyon sadece istatistiksel bir süreç değildir; aynı zamanda toplumsal inandırıcılık sürecidir. İnsanlar fiyatların gerçekten yavaşladığını gündelik hayatta hissetmeden beklenti kanalı tam çalışmaz.
Burada hanehalkının yatırım tercihleri de ilginç. Altın hâlâ açık ara en çok tercih edilen araç. Oran yüzde 44’ün üzerinde. Gayrimenkul de yüzde 37 civarında. Buna karşılık borsa, döviz, mevduat gibi araçların payı sınırlı. Bu bize Türkiye’de finansal davranışın hâlâ güven arayışı üzerinden kurulduğunu gösteriyor. İnsanlar sadece getiri aramıyor; sistemden korunmak, enflasyondan korunmak, belirsizlikten korunmak istiyor. Altın sevgisini sadece finansal cehalet diye açıklamak bu yüzden eksik kalır. Türkiye’de altın, bir yatırım aracından çok daha fazlası; kurumlara duyulan güvenin zayıfladığı dönemlerde ortaya çıkan bir toplumsal sigorta mekanizmasıdır.
Fakat bugün küresel piyasada altın ve gümüş geriliyor. Ons altın 4060 dolar civarına kadar çekildi, gümüşte düşüş daha sert. Bunun ana nedeni, doların güçlenmesi ve faiz beklentilerinin yukarı gitmesi. Faiz yükselirse, getiri sağlamayan varlıkların cazibesi göreli olarak azalır. Ama burada da tek yönlü düşünmemek lazım. Altın düşüyor diye altının hikâyesi bitti diyemeyiz; dolar yükseliyor diye doların sonsuza kadar güçleneceğini de söyleyemeyiz. Piyasada bazen kısa vadeli pozisyonlanma ile uzun vadeli temel hikâye birbirinden ayrılır. Bugünkü hareket daha çok kısa vadeli riskten kaçış ve faiz fiyatlaması gibi duruyor.
Türkiye piyasalarına dönersek, dolar TL 46.50 civarında güne başladı. Euro TL 52.86 civarında. Türkiye 5 yıllık CDS primi 224 baz puana yükseldi. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 41.13 seviyesinde. BIST 100 tarafında küresel satışa paralel düşüş var, ama bu düşüşü sadece Türkiye’ye özgü bir panik olarak okumamak lazım. Dünya teknoloji hisseleri satarken, dolar güçlenirken, gelişmekte olan ülke para birimleri baskı altındayken, Borsa İstanbul’un bundan tamamen bağımsız kalması beklenemez. Yine de Türkiye için ana belirleyici küresel satıştan çok içerideki dezenflasyonun inandırıcılığı, faiz indirimlerinin zamanı, rezerv birikimi ve siyasi risk algısı olacak.
Rezerv tarafında önceki hafta olumlu bir görünüm vardı. Brüt rezervin 157 milyar doların üzerine çıktığı, swap hariç net rezervin de 34 milyar dolar civarına yükseldiği hesaplanıyor. Merkez Bankası’nın döviz alımı yapabilmesi önemli. Çünkü rezerv birikimi, kurda kontrollü gidişin arkasındaki güven unsurudur. Ama rezerv artışı tek başına yeterli değil. Önemli olan bu artışın sürdürülebilirliği, sermaye girişlerinin kalitesi, yerleşiklerin döviz talebi ve enflasyon beklentileriyle birlikte okunmasıdır. Eğer rezerv artışı yüksek faizle gelen kısa vadeli para sayesinde oluyorsa, bu bir tampon yaratır ama kalıcı çözüm yaratmaz. Kalıcı çözüm için fiyat istikrarı, güven ve verimlilik gerekir.
Bir de kamu maliyesi tarafını unutmamak gerekiyor. Türkiye’de merkezi yönetim borç stoku çok büyüdü ve bu borcun kompozisyonu önemli. Borcun hatırı sayılır kısmı döviz veya dövize endeksli olduğunda, kur hareketleri sadece özel sektörün ya da hanehalkının meselesi olmaktan çıkar; doğrudan kamu bilançosunun meselesi haline gelir. Bu yüzden kur istikrarı sadece psikolojik bir çıpa değil, bütçe dinamikleri açısından da kritik bir çıpadır. Eğer kur kontrollü giderse borç stoku yönetilebilir görünür. Ama sert kur hareketleri olursa, borcun TL karşılığı da hızla büyür ve faiz dışı denge üzerinde baskı oluşur.
Bu noktada Türkiye’nin önündeki ikilem açık: enflasyonu düşürmek için sıkı para politikası gerekiyor, ama yüksek faiz büyümeyi ve kredi kanalını zorluyor. Kur istikrarı için rezerv birikimi gerekiyor, ama rezerv birikiminin kalıcı olması için güven gerekiyor. Güven için ise sadece faiz değil, hukuk, öngörülebilirlik, kurum kalitesi ve mali disiplin gerekiyor. Yani mesele sadece Merkez Bankası’nın ne yaptığı değil; bütün ekonomi yönetiminin aynı yönde inandırıcı bir program üretip üretmediği.
Turizm verileri de bu açıdan önemli. Mayıs ayında Türkiye’ye 4.9 milyon yabancı ziyaretçi gelmiş, yıllık bazda yüzde 3.6 düşüş var. İlk beş ayda toplam ziyaretçi sayısı 15.6 milyon ve geçen yıla göre yüzde 2.6 aşağıda. Bu felaket bir veri değil, çünkü düşüş Nisan’a göre yavaşlamış ve mevsimsellikten arındırılmış olarak aylık toparlanma işareti var. Ama turizmde fiyatlama, kalite, rekabet ve Avrupa talebi meselesini ciddiye almak lazım. Türkiye sadece daha çok turist çekerek değil, turist başına geliri sürdürülebilir biçimde artırarak cari dengeye katkı sağlayabilir.
Tüketici güveninde ise ilginç bir toparlanma var. Endeks 87.9’a çıkmış ve Mayıs 2023’ten beri en yüksek seviyeye ulaşmış durumda. Bu veri ilk bakışta şaşırtıcı gelebilir, çünkü hanehalkı hâlâ yüksek enflasyon hissediyor. Ama güven endeksi mutlak refahı değil, beklentideki yön değişimini ölçer. İnsanlar çok iyi durumda olduklarını düşündükleri için değil, belki en kötünün geride kalmış olabileceğini düşündükleri için daha olumlu cevap veriyor olabilir. Bu ayrımı yapmak lazım.
Bugünün veri takviminde yurt içinde hizmet, perakende ticaret ve inşaat güven endeksleri var. Bunlar bize ekonomide soğumanın hangi sektörlerde daha belirgin olduğunu gösterecek. Küresel tarafta ise artık gözler hem Fed üyelerinin açıklamalarında hem de ABD’den gelecek enflasyon, istihdam ve şirket kârlılığı verilerinde olacak. Ayrıca çip şirketlerinin bilançoları, yapay zeka yatırımlarının gerçekten kâra dönüşüp dönüşmediği konusunda piyasanın sabrını test edecek.
Sonuç olarak bugün elimizde tek bir hikâye yok. Bir tarafta petrol düşüyor ve bu Türkiye için olumlu. Bir tarafta dolar yükseliyor ve bu gelişmekte olan ülkeler için baskı yaratıyor. Bir tarafta enflasyon tahminleri aşağı revize ediliyor, ama beklentiler hâlâ yüksek. Bir tarafta teknoloji devrimi devam ediyor, ama fiyatlamalar çok pahalı hale geldiği için satış geliyor. Benim bugünkü ana mesajım şu: piyasalar bazen gerçeği değil, gerçeğe ilişkin korkuyu fiyatlar. O yüzden manşetlere değil, mekanizmaya bakmak zorundayız.
Kanalımıza abone değilseniz abone olmayı, yayını beğenmeyi ve yorum yazmayı unutmayın. Çünkü bu yayınlarda amacımız sadece bugün dolar ne oldu, altın ne oldu demek değil; Türkiye ekonomisini, dünya ekonomisini, finansal piyasaları ve siyasi gelişmelerin ekonomik sonuçlarını birlikte anlamak. Şimdi isterseniz soru cevap bölümüne geçelim.