Enflasyon Şoku, Petrol Krizi ve Dolar: Piyasalar Kırılıyor mu?
Bu Bölüm Hakkında
Kayıt Dışı İktisat'ın 550. yayınında Nisan enflasyonu, petrol fiyatları ve dolar kurundaki gelişmeler kapsamlı biçimde ele alınıyor. Nisan TÜFE'sinin aylık yüzde 4,2 ile beklentilerin üzerinde gelerek yıllık enflasyonu yüzde 32,4'e taşıdığı ve çekirdek göstergelerdeki bozulmanın enflasyonun yapısal sürdüğüne işaret ettiği aktarılıyor. Enerji fiyatlarının aylık yüzde 14,4 artmasıyla hizmet, kira ve gıda fiyatlarına yayılan ikincil etkiler Merkez Bankası'nın faiz indirim yolunu daha da daraltıyor. İSO imalat PMI'ının 45,7'ye gerilemesi ve üretimin zayıflaması stagflasyon riskini öne çıkarırken, Hürmüz Boğazı'ndaki jeopolitik gerilimler ve 100 doların üzerindeki petrol fiyatları Türkiye'nin cari dengesi ve enflasyonu için ek tehdit oluşturuyor.
Ele Alınan Konular
- Nisan enflasyon verileri ve çekirdek göstergeler
- Enerji fiyatı artışlarının ekonomiye ikincil etkileri
- TCMB para politikası ve faiz kararları
- İmalat PMI ve sanayi daralması
- Küresel petrol fiyatları ve jeopolitik riskler
- Dolar/TL kuru ve döviz rezervleri
Bugün Kayıt Dışı İktisat’ta özel bir yayın yapıyoruz. Çünkü bu, kanalın 550. yayını. Evet, yanlış duymadınız: 550. yayın. Şimdiye kadar 64 canlı yayın yaptık. 485 de tematik, banttan ya da canlı olmayan yayın yaptık. Bugünkü yayınla birlikte toplamda 550. kez burada ekonomiyi, siyaseti, piyasaları, krizleri, enflasyonu, doları, faizi, altını, petrolü ve Türkiye’nin gidişatını konuşuyoruz.
Bu yüzden bugün sadece sıradan bir günlük piyasa yayını yapmayacağız. Bugün biraz daha büyük fotoğrafa bakacağız. Çünkü hem Türkiye ekonomisi açısından hem küresel ekonomi açısından ilginç, sert ve çok tehlikeli bir eşikten geçiyoruz.
Başlığa özellikle dikkat edin: Enflasyon şoku, petrol krizi ve dolar. Bunlar birbirinden ayrı üç başlık değil. Bunlar aynı hikâyenin üç parçası. Türkiye’de enflasyon yeniden yukarı kıpırdıyor. Merkez Bankası’nın işi zorlaşıyor. Dolar kuru kontrollü ama yukarı yönlü hareket ediyor. İçeride sanayi zayıflıyor. Dışarıda Hürmüz Boğazı, İran, ABD, petrol fiyatları, altın ve ticaret savaşları piyasaların sinir sistemini bozuyor.
Şimdi burada kritik soru şu: Türkiye ekonomisi yeni bir enflasyon dalgasının, yeni bir faiz sıkışmasının ve yeni bir kur baskısının başında mı? Yoksa bu gördüğümüz şey geçici bir şok mu?
Ben bugün bunu anlatmaya çalışacağım. Eğer yayını beğenirseniz, lütfen daha baştan beğeni tuşuna basın. Çünkü bu tür yayınların daha fazla kişiye ulaşması tamamen sizin etkileşiminizle mümkün. Ayrıca kanala abone değilseniz abone olun. 550 yayına gelmiş bir kanal olarak artık bu hikâyeyi daha büyük bir kitleye taşımamız gerekiyor.
Gelelim ilk ve en önemli başlığa: enflasyon.
Nisan ayı enflasyonu açıklandı ve açıkçası piyasaların beklediğinden kötü geldi. TÜFE aylık bazda yüzde 4,2 arttı. Piyasa beklentisi yüzde 3,2 civarındaydı. Bazı tahminler yüzde 3,4 civarındaydı. Ama gerçekleşme yüzde 4,2 oldu. Yıllık enflasyon da yüzde 30,9’dan yüzde 32,4’e yükseldi.
Burada mesele sadece manşet enflasyonun yüksek gelmesi değil. Asıl mesele, enflasyonun ana eğiliminin yeniden güçlenmesi. Çünkü bazen tek bir ayda fiyatlar bazı geçici nedenlerle sıçrayabilir. Mesela enerji zammı olur, vergi ayarlaması olur, gıda fiyatı oynar. Fakat eğer çekirdek göstergeler de bozuluyorsa, hizmet enflasyonu dirençli kalıyorsa, mevsimsellikten arındırılmış veriler de yukarı gidiyorsa, o zaman iş değişir. O zaman artık mesele tek aylık bir gürültü olmaktan çıkar, daha kalıcı bir fiyat baskısına dönüşür.
Nitekim burada gördüğümüz tablo tam olarak bu.
Mevsimsellikten arındırılmış aylık TÜFE enflasyonu Nisan’da yüzde 3,4’e yükseldi. Önceki üç ayın ortalaması yüzde 2,5 civarındaydı. Yani fiyat artış hızı yeniden belirgin biçimde ivmelenmiş durumda. Çekirdek C enflasyonu da yüzde 2,1’den yüzde 2,5’e yükseliyor. Medyan enflasyon göstergesi yüzde 2,2’ye çıkarak son bir yılın en yüksek seviyesine geliyor. Merkez Bankası’nın takip ettiği ana eğilim göstergesi de son bir yılın en yüksek seviyelerine çıkıyor.
Bu ne demek?
Bu şu demek: Enflasyonla mücadelede “işler yoluna girdi, artık rahatlarız” diyebileceğimiz bir noktada değiliz. Tam tersine, enflasyonun altında yatan dinamikler hâlâ çok canlı. Fiyatlama davranışı hâlâ bozuk. Beklentiler hâlâ tam çıpalanmış değil. Hizmet fiyatları hâlâ dirençli. Enerji şoku ise bütün bu tabloyu daha da karmaşık hale getiriyor.
Enerji fiyatlarına bakalım.
Nisan ayında enerji fiyatları aylık yüzde 14,4 artmış. Bu gerçekten çok sert bir artış. Doğal gaz ve elektrik zamları burada belirleyici. Doğal gazda açıklanan artış yüzde 25 gibi görünse de, yüksek tüketimli konutlarda sübvansiyonların azaltılması nedeniyle fiili artış çok daha yüksek, yüzde 44,5 civarında. Motorin fiyatı yüzde 12, LPG fiyatı yüzde 15,5 artmış. Bunun sonucunda yıllık enerji enflasyonu yüzde 34,2’den yüzde 47,2’ye fırlıyor.
Şimdi bu noktada izleyici olarak şunu düşünebilirsiniz: Tamam, enerji fiyatı arttı, bu zaten belli. Ama bunun önemi ne?
Önemi şu: Enerji sadece enerji değildir. Enerji, bütün ekonominin maliyet omurgasıdır. Elektrik, doğal gaz, akaryakıt; bunlar sadece hane halkının faturası değildir. Bunlar market rafındaki ürünün, lokantadaki yemeğin, taşımacılığın, sanayi üretiminin, kira pazarlığının, hizmet fiyatının da içine girer. Yani enerji fiyatı arttığında sadece elektrik faturası artmaz. Üretim maliyeti artar. Nakliye maliyeti artar. İşletme maliyeti artar. Ve bir süre sonra bu artış etiketlere, menülere, kiralara, hizmet fiyatlarına yayılır.
Buna ikincil etki diyoruz. Ve şu anda Türkiye ekonomisinde tam da bu ikincil etkilerin izini görüyoruz.
Hizmet fiyatları aylık yüzde 3 artıyor. Hizmet enflasyonu yıllık yüzde 40,3 seviyesinde kalıyor. Kira enflasyonu hâlâ çok yüksek. Mevsimsellikten arındırılmış verilere göre kira enflasyonu Nisan’da yüzde 3,5 ile son 8 ayın en büyük aylık artışını kaydediyor. Lokanta-otel fiyatları hızlanıyor. Ulaştırma hizmetlerinde enflasyon yüksek kalıyor.
Yani enerji fiyatı artıyor, sonra bu artış ulaştırmaya, lokantaya, kiraya, hizmetlere yayılıyor. İşte enflasyonun yapışkanlığı tam olarak burada ortaya çıkıyor.
Bir de gıda tarafı var. Gıda fiyatları Nisan’da güçlü. Manşet veride aylık yüzde 3,7 artış var. Mevsimsellikten arındırılmış gıda enflasyonu da yüzde 3,1 civarında. İşlenmiş gıda fiyatlarındaki artış çekirdek B enflasyonunu yukarı çekiyor. Yani hane halkının en çok hissettiği kalemlerde baskı devam ediyor: gıda, kira, enerji, ulaşım, lokanta, hizmetler.
Bu yüzden şunu açıkça söylemek lazım: Enflasyon sadece istatistiksel bir mesele değil. Enflasyon toplumun günlük hayatına yerleşmiş durumda. İnsanlar bunu TÜİK tablosundan değil, market kasasından, elektrik faturasından, kira yenilemesinden, akaryakıt pompasından, çocuğunun okul masrafından, dışarıda içtiği kahveden görüyor.
Şimdi gelelim Merkez Bankası’na.
TCMB Başkanı Fatih Karahan Meclis Plan ve Bütçe Komisyonu’nda önemli bir sunum yaptı. Orada çok kritik bir cümle var. Yılın ilk dört ayında birikimli enflasyonun yüzde 14’ü geçtiğini ve bunun yıl başındaki tahminlerin oldukça üzerinde olduğunu söyledi. Bu çok önemli. Çünkü daha yılın ilk dört ayında enflasyon tahmin patikasının üzerine çıkılmış durumda.
Karahan ayrıca enerji fiyatlarındaki artışın kısa vadede enflasyonu ve enflasyon beklentilerini yukarı çektiğini, ama ikincil etkilerin ekonomik aktiviteyi zayıflatarak orta vadede aşağı yönlü etki yapabileceğini söyledi. Yani Merkez Bankası burada iki kanalı tartıyor. Birinci kanal: enerji fiyatı arttı, enflasyon yükselir, beklentiler bozulur. İkinci kanal: enerji fiyatı arttı, maliyetler yükseldi, ekonomi yavaşlar, talep zayıflar, orta vadede enflasyon aşağı gelebilir.
Peki Merkez Bankası karar alırken neye bakacak? Hangi kanalın baskın çıktığına bakacak.
Bu açıklama bize ne söylüyor? Şunu söylüyor: Merkez Bankası şu anda hemen çok net bir faiz sinyali vermiyor. Ama enflasyon görünümünün bozulduğunu görüyor. Önümüzdeki Enflasyon Raporu’nda tahminlerin yukarı revize edilmesi çok muhtemel. Zaten bazı banka ekonomistleri yıl sonu enflasyon tahminini yüzde 28,5’ten yüzde 31’e yükseltmiş durumda. Bu da piyasada “enflasyon tahminleri yeniden yukarı mı gidiyor?” sorusunu gündeme getiriyor.
Burada faiz meselesi kritik.
Mevcut senaryoda politika faizinin yıl sonuna kadar yüzde 37 seviyesinde sabit kalabileceği, ama likidite koşullarının sıkı tutulacağı ve para piyasası faizlerinin en azından yılın son çeyreğine kadar yüzde 40 civarında kalacağı öngörülüyor.
Bu şu demek: Merkez Bankası politika faizini illa her toplantıda değiştirmese bile, piyasadaki gerçek fonlama koşullarını sıkı tutabilir. Yani başlık faiz bir yerde durur ama piyasadaki para pahalı kalır. Kredi koşulları sıkı kalır. Likidite kontrollü verilir. TL getirisi yüksek tutulur. Böylece döviz talebi sınırlanmaya çalışılır.
Ama burada büyük bir ikilem var.
Eğer faiz ve likidite çok sıkı kalırsa ekonomi yavaşlar. Sanayi, yatırım, tüketim, kredi, istihdam baskı altına girer. Eğer gevşeme erken yapılırsa enflasyon beklentileri bozulur, kur üzerinde baskı artar, dolarizasyon riski büyür. Türkiye ekonomisinin bugün sıkıştığı yer tam olarak burasıdır.
Bir yanda enflasyon var. Bir yanda büyüme var. Bir yanda kur var. Bir yanda rezerv var. Bir yanda siyasi ve toplumsal baskılar var.
Şimdi sanayi tarafına bakalım.
İSO Türkiye İmalat PMI Nisan ayında 2,2 puan düşerek 45,7’ye gerilemiş. Bu seviye Eylül 2024’ten beri görülen en düşük seviye. PMI’da 50’nin altı daralmaya işaret eder. 45,7 ise sadece “biraz zayıflama” demek değildir. İmalat sanayinde koşulların belirgin biçimde bozulduğunu gösterir.
Raporda özellikle Orta Doğu’daki savaşın üretim üzerindeki etkilerine dikkat çekiliyor. Yeni siparişlerde düşüş hızlanıyor. İstihdam daralıyor. Girdi stoklarında son altı yılın en büyük düşüşü görülüyor. Tedarik süreleri uzuyor. Akaryakıt ve petrol maliyetleri artıyor. Nihai ürün fiyatlarında iki yılı aşkın sürenin en hızlı yükselişi kaydediliyor.
Bu tablo çok tehlikeli bir bileşime işaret ediyor: Üretim zayıflıyor ama maliyetler artıyor. Yani klasik anlamda “talep çok güçlü, o yüzden enflasyon var” gibi basit bir hikâye yok. Burada maliyet şoku, arz tarafı baskısı, jeopolitik risk ve iç fiyatlama davranışı birbirine karışmış durumda.
Ekonomide en rahatsız edici senaryo budur. Çünkü büyüme zayıflarken fiyatlar artmaya devam ederse, politika yapıcının alanı daralır. Faizi indirsen enflasyon ve kur riski büyür. Faizi yüksek tutsan üretim ve istihdam baskılanır. İşte Türkiye ekonomisinin önümüzdeki aylarda yaşayacağı tartışma bu olacak.
Gelelim rezervlere ve kura.
1 Mayıs haftasında brüt döviz rezervinin 5,6 milyar dolar azalarak 165,4 milyar dolar civarına geldiği hesaplanıyor. Swap hariç net rezerv ise 36,4 milyar dolar civarında yatay kalmış görünüyor. TCMB’nin aynı hafta yaklaşık 0,9 milyar dolar döviz alışı yaptığı tahmin ediliyor.
Bu ne demek?
Brüt rezervde düşüş var ama swap hariç net rezervde dramatik bir bozulma yok. Merkez Bankası hâlâ piyasada denge sağlamaya çalışıyor. Bir yandan TL’nin çok sert değer kaybetmesini istemiyor. Bir yandan da TL’nin aşırı değerli kalmasının cari denge, ihracat ve büyüme açısından sorun yaratabileceğini biliyor. Bu yüzden bazı analizlerde Merkez Bankası’nın TL’de bir miktar daha hızlı değer kaybına izin verdiği yorumu yapılıyor.
Dolar/TL bu sabah 45,23 civarında. Önceki gün 45,20 civarındaydı. Yani çok sert bir hareket yok ama yukarı yönlü kademeli bir eğilim var. Bu kademeli hareketin arkasında hem enflasyon farkı hem dış şoklar hem de Merkez Bankası’nın denge arayışı var.
Ama şunu unutmayalım: Kur sadece bugünkü fiyat değildir. Kur beklentidir. Eğer insanlar “enflasyon yükseliyor, faiz reel olarak yetmeyebilir, petrol artarsa cari denge bozulabilir, dış riskler büyüyebilir” diye düşünürse döviz talebi yeniden canlanabilir. O yüzden Merkez Bankası’nın işi sadece bugünkü kuru tutmak değil, beklentiyi tutmaktır.
Türkiye CDS’i 244 baz puan civarında. İki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 41,22 seviyesinde. Para piyasası faizi yüzde 40 civarında. Bunların hepsi bize aynı şeyi söylüyor: Piyasa hâlâ sıkı para politikasını fiyatlıyor. Türkiye hâlâ yüksek faiz, kontrollü kur ve yüksek enflasyon üçgeninde ilerliyor.
Şimdi dış dünyaya geçelim. Çünkü bu yayında sadece Türkiye’yi konuşursak resmi eksik bırakırız.
Küresel piyasalarda şu anda ana başlık petrol ve jeopolitik risk. İran, ABD, Hürmüz Boğazı, Çin’in devreye girmesi, Trump’ın açıklamaları, enerji güvenliği; bunların tamamı petrol fiyatının üzerinde büyük bir risk primi yaratıyor.
Dün Brent petrol 113 dolar seviyelerine kadar çıkmıştı. Bugünkü bültende barış anlaşmasına dair beklentilerle Brent’in 108 dolar civarına gerilediği görülüyor. Ama benim ekranımda Brent spot hâlâ 112 dolar civarında. Yani günlük bazda düşüş olsa bile seviye hâlâ çok yüksek. Petrol 80 dolarda değil. Petrol 90 dolarda değil. Petrol hâlâ 100 doların çok üzerinde.
Bu Türkiye için ne demek?
Türkiye enerji ithalatçısı bir ülke. Petrol yükseldiğinde Türkiye’nin ithalat faturası yükselir. Cari açık üzerindeki baskı artar. Akaryakıt fiyatları artar. Taşımacılık maliyetleri artar. Enflasyon üzerinde yeni baskı oluşur. Kur üzerinde dolaylı baskı oluşur. Yani petrol fiyatı Türkiye için sadece dış haber değildir. Doğrudan iç enflasyon haberidir.
Altın tarafında da ilginç bir tablo var. Ons altın 4650 dolar civarında. Ekranımda 4658 dolar seviyesini görüyorum. Günlük artış yüzde 2’nin üzerinde. Petrol düşerken altının yükselmesi bize şunu söylüyor: Piyasa rahatlamış gibi görünse de, güvenli liman talebi hâlâ güçlü. Yani jeopolitik risk bitmiş değil. Sadece bir günlüğüne fiyatlama yön değiştirmiş olabilir.
Bu ayrımı çok iyi yapmak lazım. Piyasalarda bazen “barış ihtimali” satın alınır. Risk iştahı artar. Borsalar yükselir. Petrol biraz geriler. Ama aynı anda altın yükselmeye devam ediyorsa, bu bize derinden derine bir güvensizlik olduğunu gösterir. Yani herkes rahatlamış değildir. Birileri hâlâ sigorta satın alıyordur.
ABD tarafında ISM hizmet endeksi 53,6 geldi. Bu da Amerikan ekonomisinde hizmet aktivitesinin hâlâ dirençli olduğunu gösteriyor. Bu ne anlama geliyor? Fed açısından çok kolay bir faiz indirim ortamı yok. Çünkü ekonomi tamamen çökmüş değil. Hizmetler canlı. İstihdam verileri izlenecek. Bugün ADP özel sektör istihdam raporu takip edilecek. Piyasalar bir yandan jeopolitik riski, bir yandan Amerikan ekonomisinin gücünü, bir yandan Fed patikasını fiyatlıyor.
Euro Bölgesi tarafında ise hizmet PMI’ın daralma bölgesine yaklaşması veya daralmayı göstermesi bekleniyor. Bu da Avrupa’nın daha kırılgan olduğunu gösteriyor. Üstüne bir de Trump’ın AB otomobillerine yüzde 25 tarife tehdidi geliyor. Bu özellikle Almanya için büyük mesele. Çünkü Avrupa sanayisinin kalbi otomotivdir. Almanya’nın ihracat modeli otomotiv üzerinden küresel talebe bağlıdır. Eğer ABD, Avrupa otomobillerine yeni tarife uygularsa bu sadece otomobil meselesi olmaz. Küresel ticaret savaşının yeni perdesi olur.
Ve Türkiye bundan da etkilenir. Çünkü Türkiye Avrupa tedarik zincirlerine bağlıdır. Otomotiv yan sanayi, ihracat, ara malı, lojistik, Avrupa talebi; bunların hepsi Türkiye ekonomisiyle bağlantılıdır. Küresel ticaret savaşı büyürse, Türkiye “ben kenarda durayım, bana bir şey olmaz” diyemez.
Şimdi bütün bu parçaları birleştirelim.
İçeride enflasyon yeniden hızlanıyor. Ana eğilim bozuluyor. Enerji şoku fiyatlara yayılıyor. Hizmet enflasyonu dirençli. Kira hâlâ yüksek. Sanayi PMI daralma sinyali veriyor. Merkez Bankası’nın enflasyon tahminini yukarı çekmesi bekleniyor. Faiz indirimi ufku daha da uzaklaşıyor. Para piyasası faizleri yüzde 40 civarında kalıyor. Dolar/TL kontrollü ama yukarı yönlü. Rezervlerde dikkatli bir denge var.
Dışarıda petrol yüksek. Hürmüz riski masada. Altın güvenli liman olarak yükseliyor. ABD ekonomisi dirençli. Avrupa zayıf. Trump yeniden tarife kartını masaya koyuyor. Çin, İran, ABD üçgeninde jeopolitik pazarlık devam ediyor.
Bu tablo bize ne söylüyor?
Türkiye ekonomisi için önümüzdeki birkaç ay çok kritik. Çünkü artık mesele sadece “enflasyon düşecek mi?” meselesi değil. Asıl mesele şu: Enflasyon düşerken ekonomi ne kadar yavaşlayacak? Kur ne kadar kontrollü kalacak? Petrol fiyatı nerede dengelenecek? Merkez Bankası beklentileri ne kadar tutabilecek? Ve vatandaş bu sıkışmayı ne kadar daha taşıyabilecek?
Bence bugünkü ana cümle şu olmalı: Türkiye ekonomisi dezenflasyon sürecine girdi ama dezenflasyon düz bir yol değil. Virajlı, engebeli, dış şoklara açık, siyasi risklere açık, enerji fiyatlarına açık bir yol. Ve Nisan enflasyonu bize bu yolun ne kadar kırılgan olduğunu hatırlattı.
Bu nedenle “enflasyon bitti” demek de yanlış. “Her şey kontrolden çıktı” demek de yanlış. Doğru cümle şu: Enflasyonla mücadele devam ediyor ama maliyeti artıyor. Hem ekonomik maliyeti artıyor hem siyasi maliyeti artıyor hem toplumsal maliyeti artıyor.
Bugün 550. yayında bu yüzden şunu özellikle vurgulamak istiyorum. Ekonomi konuşmak sadece rakam okumak değildir. Ekonomi, toplumun geleceğini okumaktır. Enflasyon rakamı sadece yüzde 32,4 değildir. O rakam, bir ailenin mutfak hesabıdır. Bir gencin kiraya çıkamamasıdır. Bir emeklinin pazarda fileyi dolduramamasıdır. Bir sanayicinin maliyet hesabıdır. Bir esnafın fiyat listesi değiştirmesidir. Bir öğrencinin kahve parasını düşünmesidir. Bir ülkenin geleceğe dair güven problemidir.
Bu kanalda 550 yayındır tam da bunu yapmaya çalışıyorum. Rakamların arkasındaki hikâyeyi anlatmaya çalışıyorum. Çünkü rakamı herkes okur. Ama rakamın neden önemli olduğunu, kimin hayatına nasıl dokunduğunu, hangi siyasi tercihin hangi ekonomik sonucu doğurduğunu anlatmak başka bir iştir.
Bugünkü yayın da bunun bir örneği.
Enflasyon şoku dediğimiz şey sadece TÜFE’nin yüzde 4,2 gelmesi değil. Petrol krizi dediğimiz şey sadece Brent’in 108 mi 113 mü olduğu değil. Dolar dediğimiz şey sadece ekranda gördüğümüz 45,23 değil. Bunların hepsi bir güven meselesi. Bir yönetim meselesi. Bir beklenti meselesi. Bir üretim meselesi. Bir gelir dağılımı meselesi.
Önümüzdeki günlerde üç şeyi çok yakından takip edeceğiz.
Birincisi, Merkez Bankası’nın Enflasyon Raporu’nda tahminleri ne kadar yukarı çekeceği. İkincisi, petrol fiyatının 100 dolar üzerinde kalıcı olup olmayacağı. Üçüncüsü, dolar/TL’de kontrollü yükselişin hızlanıp hızlanmayacağı.
Eğer petrol yüksek kalır, enflasyon beklentileri bozulur ve kur üzerindeki baskı artarsa, Merkez Bankası’nın manevra alanı daha da daralır. Eğer jeopolitik tansiyon düşer, petrol geriler ve iç talep zayıflarsa, enflasyon yılın ikinci yarısında yeniden aşağı yönlü patikaya girebilir. Ama bugünkü veriler bize şunu söylüyor: Bu iş otomatik olmayacak. Enflasyon kendiliğinden düşmeyecek. Ciddi bir politika tutarlılığı, güven ve sabır gerekecek.
Burada yayını kapatmadan önce şunu da söyleyeyim. Bu anlattıklarım yatırım tavsiyesi değil. Dolar alın, altın satın, borsaya girin, petrolden çıkın gibi bir şey söylemiyorum. Ben burada makroekonomik resmi analiz ediyorum. Herkes kendi riskini, vadesini, gelirini, borcunu, ihtiyacını ve psikolojisini dikkate alarak karar vermeli.
Ama makro resim açısından şunu çok net söyleyebilirim: Rahat bir dönemden geçmiyoruz. Fakat tam da bu yüzden ekonomiyi soğukkanlı, veriye dayalı ve bütünlüklü okumak zorundayız. Panikle değil. Kör iyimserlikle hiç değil. Veriye bakarak, bağlantıları kurarak, olup biteni anlamaya çalışarak.
Bugün 550. yayına geldiğimiz için ayrıca teşekkür ederim. Bu kanalın büyümesi, bu yayınların sürmesi ve daha çok insana ulaşması sizin desteğinizle mümkün. Yayını beğenmeyi, yorum yazmayı, paylaşmayı ve kanala abone olmayı unutmayın. Özellikle yorumlara şunu yazabilirsiniz: Sizce Nisan enflasyonu geçici bir şok mu, yoksa yeni bir dalganın başlangıcı mı? Petrol fiyatları Türkiye ekonomisini ne kadar zorlar? Dolar kuru sizce yılın geri kalanında kontrollü kalabilir mi?
Ben yorumları okuyorum. Hatta çoğuna cevap vermeye çalışıyorum. Çünkü bu kanal sadece benim konuştuğum bir yer değil; birlikte ekonomi düşündüğümüz bir alan.
Bugünlük ana mesajımız şu: Enflasyon yeniden uyarı verdi. Petrol riski bitmedi. Altın güvenli liman olarak konuşuyor. Dolar kontrollü ama sessizce ilerliyor. Merkez Bankası zor bir denge oyununda. Ve Türkiye ekonomisi bir kez daha çok dar bir patikada yürümeye çalışıyor.
- yayında bunu kayda geçirelim. Ekonomide hiçbir şey tek başına olmaz. Enflasyon, petrol, dolar, faiz, sanayi, rezerv, altın ve siyaset aynı hikâyenin parçalarıdır. O hikâyeyi doğru okuyan, sadece bugünü değil yarını da daha iyi anlar.
Bir sonraki yayında görüşmek üzere. Hoşça kalın.