Kritik Hafta Başladı: Faiz, Dolar, Altın ve Yeni Zam Riski
Bu Bölüm Hakkında
Haftanın ekonomi gündemini, Türkiye'de beklenen faiz kararı ve döviz kuru tartışmalarından başlayarak altın, petrol ve küresel piyasalardaki gelişmelerle birlikte değerlendiriyor. Faiz ve kur beklentilerinin kredi maliyetleri, tasarruf tercihleri, ithal girdiler ve çalışanların satın alma gücü üzerindeki farklı etkilerini açıklıyor. Enerji ve gıda fiyatları, Avrupa'daki geçim protestoları, Çin'in üretim ve tüketim görünümü ile teknoloji yatırımlarının finansman risklerini de Türkiye'ye olası yansımalarıyla ele alıyor. Bölüm boyunca kısa vadeli piyasa hareketlerini kesin sonuçlar gibi sunmadan, fiyatların ve ekonomik kararların hane bütçelerine ve üretime nasıl ulaştığını sorguluyor.
Ele Alınan Konular
- Türkiye'de faiz kararı ve enflasyon beklentileri
- Döviz kuru, ihracat ve ithal maliyetler
- Konut erişilebilirliği ve fon piyasaları
- Petrol, enerji ve gıda fiyatları
- Avrupa'da geçim baskısı ve kamu borcu
- Çin ekonomisi, teknoloji yatırımları ve piyasalar
Bu hafta faiz indirimi bekleyen de var, yeni zamlardan endişe eden de. Üstelik aynı insan ikisini birden düşünüyor. Kredisinin taksiti hafiflesin istiyor, ama elindeki paranın değerini de korumaya çalışıyor. Bugün konuşacağımız haberler tam bu sıkışmanın etrafında birleşiyor. Türkiye’deki faiz kararından petrol tankerlerine, Avrupa’daki gösterilerden altına kadar uzanan gündemin sonunda hepimizin yaptığı o hesap var: Önümüzdeki ay ne kadar kazanacağım, ne kadar harcayacağım?
Günaydın sevgili dostlar. Bugün 19 Ekim Pazartesi. Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Haftaya birlikte bakalım; yayının sonunda da sorularınızı elimden geldiğince yanıtlayacağım. Aklınıza gelenleri sohbete yazabilirsiniz.
Önce Türkiye’den başlayalım. Perşembe günü Merkez Bankası faiz kararını açıklayacak. Politika faizi şu anda yüzde 37. Piyasadaki ağırlıklı beklenti, bir puanlık indirimle yüzde 36’ya inilmesi. Haberlerde duyduğunuz yüz baz puan tam olarak bu demek. Henüz alınmış bir karardan söz etmiyoruz; beklentiyi konuşuyoruz.
Bu beklentiyi ilginç kılan, enflasyona ilişkin düşüncelerin aynı ölçüde iyileşmemesi. Son ankette bu yılın sonunda enflasyonun yüzde 29,6 olması bekleniyor. Gelecek yılın sonu için beklenti ise yükselerek yüzde 23,3’e çıktı. Programdaki gelecek yıl hedefi yüzde 21. Yani insanlar faiz indirimi bekliyor, fakat fiyat artışlarının önümüzdeki yıl daha önce düşündüklerinden yüksek olacağını da söylüyor.
Bu farkın bütçe ve ücret pazarlıkları açısından da sonucu var. Bir işletme maliyetinin yüzde 23 artacağını düşünürken ücret hesabı yüzde 21’lik hedef üzerinden yapılıyorsa, çalışan açısından arada bir risk oluşur. Bu rakamlarla herkesin maaşına ne kadar zam yapılacağını söylemiyorum. Söylediğim, hedeflenen enflasyonla gerçekleşebilecek enflasyonun farkının birilerinin satın alma gücüne yazıldığı. Hedefe güveni sağlamadan, bütün hesapların o hedefle yapılmasını bekleyemezsiniz.
Böyle bir ortamda Merkez Bankası’nın işi zor. İşletmeler pahalı krediden yakınıyor; üretim ve satış tarafında rahatlama istiyor. Buna karşılık, fiyatların yeterince yavaşlayacağına güven oluşmadan faizi hızla indirirseniz, tasarruf sahibinin hesabını değiştirebilirsiniz. Bu yüzden perşembe günü yalnızca açıklanan sayıya bakmayacağım. Kararın gerekçesinde enflasyonun gidişatı, enerji maliyetleri ve iç talep hakkında ne söylendiği de önemli olacak.
Bir puanlık indirimin ertesi sabah bütün kredileri ucuzlatmasını beklemek de doğru olmaz. Banka, verdiği paranın geri gelip gelmeyeceğini hesaplıyor. İşletmenin satışları zayıfsa, müşterilerin ödemeleri gecikiyorsa, krediye eklenen risk payı yüksek kalabiliyor. Merkez Bankası’nın faiziyle sizin karşılaştığınız kredi faizi arasındaki mesafe bu nedenle hemen kapanmayabilir. Mevcut bir kredinin taksiti de sözleşmesine göre değişir; her indirim o taksite otomatik yansımaz.
Aynı hesabın diğer tarafında döviz var. Dolar bu sabah yaklaşık 49 lira 55 kuruş çevresinde. Son ankette yıl sonu dolar beklentisi 51 lira 60 kuruşta kalmış. On iki ay sonrası için beklenti ise 59 lira 30 kuruşa yükselmiş. Burada bir ayrımı koruyalım: Bunlar Merkez Bankası’nın ilan ettiği kur hedefleri değil, ankete katılanların tahminleri.
Son günlerde kurun artış hızına ilişkin tartışmalar yapılıyor. Fakat tartışma olması, yeni bir kur kararının alındığını göstermiyor. Tasarruf sahibi açısından mesele şu: TL’de kalınca elde edeceğini düşündüğü getiriyle, dövizde beklediği getiriyi karşılaştırıyor. Faiz inerken kurun daha hızlı yükseleceği beklentisi de güçlenirse, bu karşılaştırma değişebilir. Dolayısıyla iletişimdeki belirsizlik bile davranışları etkileyebilir.
Şirketler açısından da herkes aynı yerde durmuyor. İhracatçı daha yüksek kur isteyebilir; ama üretirken ithal malzeme, enerji veya makine kullanıyorsa maliyeti de yükselir. Daha pahalı döviz, ekonominin bütün sorunlarını çözen bir düğme değil. Kimin gelirinin, kimin maliyetinin ne kadar değiştiğine bakmak gerekiyor.
Kurun artışıyla enflasyonu bire bir eşitlemek de hatalı. Her ürünün ithal maliyet payı aynı değil. Firmaların zam yapabilmesi talebe ve rekabete bağlı. Müşteri kaybetmekten çekinen firma, maliyet artışının bir kısmını kârından karşılayabilir; başka bir firma fiyatına daha hızlı yansıtabilir. Bu yüzden aylık kur artışını on iki aya taşıyıp çıkan rakama doğrudan enflasyon diyemeyiz.
Konut verileri de bu tartışmayı günlük hayatımıza getiriyor. Eylül ayında konut satışları geçen yılın aynı ayına göre yüzde 9,3 azalmış. Konut fiyatlarıysa yıllık yüzde 22,3 yükselmiş. Enflasyondan arındırdığımızda fiyatlarda yüzde 5,7 gerileme var. İlk duyulduğunda çelişkili geliyor: Ev fiyatı hem yükselmiş hem düşmüş gibi.
Aslında etiket yükseliyor; genel fiyatlara göre geride kalıyor. Ama ev almak isteyen kişi genel fiyat endeksiyle ödeme yapmıyor. Maaşıyla, biriktirdiği peşinatla ve kullanabileceği krediyle ödeme yapıyor. Geliri yeterince artmıyorsa, peşinatı eksikse, krediye ulaşamıyorsa, konutun reel olarak ucuzlaması onun ev sahibi olmasını sağlamıyor. Ev fiyatındaki yavaşlamayı değerlendirirken erişilebilirliği de ölçmek lazım.
Üstelik birikimler üzerindeki belirsizlik harcamayı ayrıca etkiliyor. Fonlarla ilgili tartışmalarda küçük tasarruf sahibinin parasına erişimi, zararın nasıl belirleneceği ve sorumluluğun nasıl ortaya çıkarılacağı önemli. İnsan parasını ne zaman kullanabileceğini bilemiyorsa ev alımını, tadilatı veya başka bir harcamayı erteler. O ertelenen harcama bir başkasının geliri olduğu için sorun finansal hesabın dışına taşar.
Endonezya’daki gelişme de güven meselesinin uluslararası boyutunu gösteriyor. Küresel yatırım fonlarının izlediği endeksleri hazırlayan MSCI, bu ülkenin piyasa sınıflandırmasını değiştirmeyi değerlendiriyor. Tartışmanın merkezinde şirket sahipliğinin şeffaflığı ve işlemlerin güvenilirliği var. Henüz kesinleşmiş bir çıkarılma kararından söz etmiyoruz. Fakat ihtimali bile yatırımcıyı etkiliyor; çünkü bazı fonlar hangi ülkede yatırım yapabileceklerini bu endekslere göre belirliyor. Türkiye açısından buradan çıkaracağım ders, denetimin ve güvenilir fiyat oluşumunun ekonomik değer taşıdığıdır.
Bu sırada dışarıdan gelen maliyet baskısı da ortadan kalkmış değil. Brent petrol bu sabah yaklaşık 108 dolar. Geçen hafta 110 doların görüldüğü seviyelerden bir miktar geri gelmiş durumda. Düşüşün arkasında, Amerika’nın Rusya’ya yönelik bazı yaptırımları gevşetmesinin piyasaya daha fazla yakıt sağlayabileceği beklentisi var. Ancak uygulamanın kapsamı ve ne kadar süreceği belirsiz.
Bir de karar metinlerinden bağımsız olarak petrolün gerçekten taşınabilmesi gerekiyor. Hürmüz Boğazı çevresindeki güvenlik sorunları, gemilere yönelik saldırılar ve sigorta maliyetleri sürüyor. Petrolü satın almakla onu güvenli biçimde limana getirmek farklı maliyetler yaratıyor. Bir tanker daha uzun yol yapıyorsa veya sigortası pahalanmışsa, ekranda gördüğünüz petrol fiyatı gerilese bile teslim edilen ürünün maliyeti aynı hızla düşmeyebilir.
Türkiye’de akaryakıt için buna döviz kuru, rafineri ürünlerinin fiyatı ve vergiler de ekleniyor. O yüzden petrolün sabah biraz gerilemesinden hemen büyük bir pompa indirimi sonucu çıkaramayız. Yine de kalıcı bir gevşeme elbette rahatlatır. Enerji ithalatına ödediğimiz tutarı, işletmelerin masrafını ve taşımacılığı etkiler. Asıl izleyeceğimiz, bir günlük hareketin devamının gelip gelmediği.
Taşımacılıktan sofraya geçiş de çok kısa. Gıdanın maliyetinde mazot var, gübre var, depolama ve nakliye var. Üstelik savaş kaynaklı aksamalara bazı üretim bölgelerindeki kuraklık da ekleniyor. Dünyada önümüzdeki aylarda gıda fiyatları üzerindeki baskının artabileceği konuşuluyor. Bugünkü maliyet artışı bazen markete hemen ulaşmıyor; firmalar mevcut stoklarını ve önceden yaptıkları sözleşmeleri kullanıyor. Yeni alım yaptıklarında daha yüksek fiyatla karşılaşmaları mümkün.
Gıda pahalandığında herkes aynı ölçüde etkilenmiyor. Gelirinin daha büyük bölümünü temel ihtiyaçlara ayıran bir aile, marketteki artışı daha sert hissediyor. Harcamayı kısmak da her zaman daha ucuzunu bulmak demek değil; bazen daha az veya daha düşük nitelikte beslenmek demek. Dolayısıyla aynı enflasyon rakamının farklı evlerde çok farklı hayatlara karşılık geldiğini unutmamalıyız.
Bu yüzden enflasyonu değerlendirirken yalnızca tüketicinin ne kadar harcadığına bakamayız. İnsanlar zaten kısıyorsa, daha az alışveriş yapmaları pahalı gübreyi ucuzlatmıyor, taşımacılık riskini kaldırmıyor. Talep politikası önemini koruyor; ama tarımsal üretim, lojistik ve enerji tarafındaki sorunları da çözmek gerekiyor. Aksi halde fiyat artışını yavaşlatmaya çalışırken üreticiyi ve tüketiciyi aynı anda daha fazla sıkıştırabilirsiniz.
Bu geçim baskısının siyasi karşılığını Avrupa sokaklarında görüyoruz. Fransa’da hafta sonunda hayat pahalılığı ve kamu hizmetlerine ilişkin tepkiler büyük gösterilere dönüştü. Öğrencilerin eğitim koşullarıyla ilgili itirazları da daha geniş bir toplumsal hareketle buluşuyor. Bazı gösterilerde şiddet ve çatışmalar yaşandı. İtalya’da cuma günü öğrenciler eğitim politikaları, hayat pahalılığı ve savaş karşıtlığı gibi farklı taleplerle sokaktaydı; hafta sonunda Milano’da da protestolar ve çatışmalar sürdü.
Bu hareketleri tek bir nedene bağlamamak gerekiyor. Yine de barınma, eğitim ve gelecek kaygısı önemli bir ortak zemin oluşturuyor. Avrupa’daki öğrenci hareketlerini bu hafta ayrı bir yayında daha ayrıntılı konuşmak istiyorum. Bugün ekonomik tarafında şunu söyleyeyim: İnsanların hayatını zorlaştıran bir bütçe politikası, zamanla o bütçenin uygulanmasını da zorlaştırabilir. Toplumsal desteğini kaybeden hükümetin karar alma alanı daralır.
Piyasalar bunu da izliyor. Fransa’daki siyasi belirsizlik, hükümetin borcunu hangi koşullarda çevireceğine ilişkin beklentileri etkileyebilir. Devlet daha pahalı borçlandığında bütçede faiz ödemelerine ayrılan para artar. Kamu hizmetlerini iyileştirmek için alan daha da daralabilir. Bu ihtimal, sokaktaki itirazla tahvil piyasasının nasıl aynı ekonomik sorunun parçaları haline gelebildiğini gösteriyor.
Türkiye’ye etkisi de yalnızca döviz ekranından gelmez. Avrupa’daki haneler harcamalarını kısarsa, oraya mal satan işletmelerimizin siparişleri etkilenebilir. Yatırımını erteleyen Avrupalı bir şirket, Türkiye’deki tedarikçisinden daha az alım yapabilir. Bu sonuçlar otomatik değil; ama Avrupa’daki geçim tartışmasını bize uzak bir siyasi haber gibi görmemek için yeterli neden var.
Amerika’da da hayat pahalılığı seçim takviminden ayrı düşünülemez. Üç Kasım’da Kongre ara seçimleri yapılacak. Temsilciler Meclisi’nin tamamı, Senato’nun yaklaşık üçte biri için sandığa gidilecek. Seçim sonucunda Kongre’deki çoğunluğun değişmesi, Trump yönetiminin bütçe ve vergi kararlarını geçirmesini etkileyebilir. Amerikan seçimleriyle ilgili ayrıca bir yayın yapmayı düşünüyorum.
Şimdilik enerji haberlerini okurken bu takvimi aklımızda tutalım. Amerikalı seçmen benzin istasyonunda ödediği parayı görüyor. Dolayısıyla enerji fiyatlarını düşürebilecek kararların iç siyasette de karşılığı var. Ancak buradan her dış politika hamlesinin yalnızca seçim hesabıyla yapıldığı sonucunu çıkaramayız. Arz koşulları, diplomasi ve güvenlik de işin içinde. Kasım’a yaklaşırken bunların birbirini nasıl etkilediğine bakacağız.
Dünyanın diğer büyük ekonomik merkezinde ise farklı bir dengesizlik var. Çin’in bu sabah açıklanan üçüncü çeyrek büyümesi yüzde 4,5. Beklenti yüzde 4,4’tü. Eylül ayında sanayi üretimi yüzde 5,5 artarken perakende satışlardaki artış yüzde 1,1’de kalmış. Üretim ve ihracat canlı; içeride tüketicinin harcaması daha zayıf.
Bu yapı Türkiye’yi de ilgilendiriyor. Çinli üretici iç piyasada yeterince müşteri bulamadığında dış pazara daha fazla yöneliyor. Bazı ürünleri daha ucuza almak mümkün olabilir; fakat aynı ürünleri üreten yerli firma daha sert rekabetle karşılaşabilir. Avrupa’ya satış yapan ihracatçımız da o pazardaki rekabetten etkilenebilir. Bir ülkenin iç talep sorunu böylece başka ülkelerin sanayi politikasının konusu haline geliyor.
Çin’deki üretim canlılığını destekleyen alanlardan biri teknoloji. Fakat teknoloji tarafında da yatırımcının sorduğu soru değişiyor. Yapay zekânın neler yapabildiğini gördükçe heyecanlanmak kolay; kurulacak veri merkezlerinin, alınacak çiplerin ve tüketilecek elektriğin parasını karşılamak ayrı mesele. Küresel piyasalarda bu büyük yatırımların finansmanı ve kârlılığına ilişkin kaygı teknoloji hisseleri üzerinde baskı yaratıyor.
Bir şirketin çok kullanışlı bir ürün geliştirmesi, hissesinin her fiyattan iyi yatırım olduğu anlamına gelmez. Şirketin yaptığı harcama ne zaman gelire dönüşecek, o gelirden ne kadar kâr kalacak? Borçlanma maliyeti yükselirse hesabı ne kadar değişecek? Bu hafta büyük teknoloji şirketlerinin bilançoları bu sorularla okunacak. Ben kesin bir çöküş tarihi söyleyenlerden uzak dururum. Ama yatırımların geri dönüşünü sorgulamak için de teknolojinin başarısız olmasını beklemek gerekmez.
Şöyle düşünün: Çok iyi makinelerle bir fabrika kurmuş olabilirsiniz. Fakat o makinelerin parasını, elektriğini ve borcunuzun faizini ödeyecek kadar satış yapmanız gerekiyor. Üstelik makineler zamanla eskiyor. Yapay zekâ yatırımlarında da kullanımın artmasıyla yatırımcıya kalan kazanç aynı şey değil. Rekabet hizmetin fiyatını aşağı çekiyorsa, çok sayıda kullanıcıya ulaşmak bile başlangıçta beklenen kâra ulaşmaya yetmeyebilir.
Böyle dönemlerde para hisse senetlerinden çıkıp başka yerlere yönelebiliyor. Amerikan devlet tahvillerinin faizi, son gerilemelere rağmen yüzde 5 çevresinde. Burada sözünü ettiğimiz devlet tahvili, kabaca devlete borç verip karşılığında faiz aldığınız bir araç. Güvenlik arayan yatırımcı tahvil aldığında fiyatı yükselir, getirisi düşer. Dolayısıyla kötü bir ekonomik haber bazen tahvil faizini aşağı çekebilir. Piyasadaki bütün göstergelerin aynı yönde hareket etmesini beklememek lazım.
Altına da buradan bakalım. Ons altın bu sabah yaklaşık 4.180 dolar çevresinde; ons dediğimiz ölçü yaklaşık 31,1 gram. Altın faiz ödemediği için tahvilden elde edilebilecek getiri gerilediğinde, altın tutmanın vazgeçilen faiz maliyeti azalabilir. Ama altını yalnızca bu belirlemiyor. Doların değeri, merkez bankalarının alımları, güven arayışı ve yatırımcıların nakit ihtiyacı da etkili.
Bu nedenle savaş çıktığında altının mutlaka yükseleceğini söyleyemeyiz. Yatırımcı acilen para bulmak zorundaysa elindeki altını da satabilir. Türkiye’de gram altın açısından ayrıca dolar kuru devreye giriyor. Ons fiyatı düşerken dolar yükselirse, içerideki fiyatın hareketi farklılaşabilir. Ekranda altınla ilgili bir haber gördüğünüzde bunun ons fiyatını mı, gram fiyatını mı anlattığına dikkat edin.
Gümüşün onsu da sabah verilerinde 58 doların biraz altında. Gümüşte sanayi kullanımı daha önemli. Ekonomik yavaşlama endişesi, yatırım talebinin yanında fabrikalardan gelecek talebi de etkileyebilir. Bu yüzden altınla gümüşün aynı hızda gitmemesi şaşırtıcı değil. Altın fiyatının gümüş fiyatına oranındaki yükseliş, altının göreli olarak daha güçlü kaldığını gösterir; gümüşün ertesi gün mutlaka sıçrayacağını göstermez. Geçmişteki bir hareketi bugüne takvim gibi yapıştırmak yanıltıcı olabilir.
Görüldüğü gibi, ülkelerin karşılaştığı baskılar da birbirinden farklı. Türkiye faiz indirimini tartışırken Japonya’da yeni faiz artışlarının zamanı konuşuluyor. Enerji ithal eden ülkeler pahalı petrolün kur ve enflasyon etkisini sınırlamaya çalışıyor. Gelişmekte olan ülkeler ise bunlara yüksek borçlanma maliyetini de ekliyor. Daha çok kaynağı faize ayırdığınızda eğitim, sağlık ve üretken yatırımlar için hareket alanınız daralıyor. İnsanların gelecek kaygısı biraz da buradan besleniyor.
Geçen haftaki IMF ve Dünya Bankası toplantılarının ardından gelişmekte olan ülkelerin önünde duran güçlük buydu. Enerji pahalanıyor, borç ödemesi ağırlaşıyor; bir yandan da teknolojiye yetişmeleri bekleniyor. Bütçe açığını azaltın demek tek başına hangi sorunun nasıl çözüleceğini anlatmıyor. Hangi harcamadan vazgeçileceği, hangi gelirin artırılacağı ve bunun kimleri etkileyeceği belirleyici.
Eğitimden kısan bir ülke bugünkü açığını azaltabilir, fakat yarının üretim kapasitesini zayıflatabilir. Verimsiz bir harcamayı kaldırmakla okulun imkânlarını kısmak aynı sonucu doğurmaz. Benim itirazım maliyetleri görmezden gelmek değil; maliyet hesabına gelecek yılları ve insanların hayatını da katmak. Sağlam bir bütçe ile güçlü kamu hizmetlerini birlikte düşünmek zorundayız.
Gelir tarafını da konuşmak gerekiyor. Vergiyi kimden topladığınız önemlidir. Temel tüketimden daha fazla vergi almakla, ekonomik gücü daha yüksek kesimlerden katkı istemek aynı dağılım etkisini yaratmaz. Enflasyonla mücadele programına toplumsal destek arıyorsanız, fedakârlığın nasıl paylaşıldığı programın başarısının bir parçasıdır. Bu yüzden bütçeyi yalnızca açık rakamıyla değerlendirmiyorum.
Haftanın takvimini de kısaca toparlayalım. Çarşamba Türkiye’de kapasite kullanımı ve reel sektör güveni açıklanacak; üreticinin durumunu göreceğiz. Perşembe tüketici güveni ve Merkez Bankası faiz kararı var. Cuma sektörlerin enflasyon beklentileriyle Amerika ve Avrupa’nın öncü PMI verilerini izleyeceğiz. PMI, şirketlerin sipariş ve faaliyetlerinde canlanma mı, yavaşlama mı gördüğünü erkenden anlamamıza yardımcı olan bir anket. Amerika’da salı konut verileri, perşembe işsizlik başvuruları da önemli. Fed’in faiz kararı ise bu hafta değil, 28 Ekim’de. Avrupa Merkez Bankası 29, Japonya Merkez Bankası 30 Ekim’de karar verecek. Bu haftaki gelişmeler, gelecek haftanın beklentilerini de şekillendirecek.
Ben bu haftayı, bir faiz kararının ekonomideki farklı kesimlere nasıl ulaştığını izleyerek değerlendireceğim. Kredinin maliyeti, üreticinin siparişi ve tüketicinin alım gücü birlikte iyileşebiliyor mu? Enerji ve gıdadaki baskı bu iyileşmeyi ne kadar zorlaştırıyor? Önümüzdeki günlerde bu sorulara yeni verilerle döneceğiz.
Şimdi sizin sorularınıza geçelim. Aklınıza takılanı kısa ve açık yazarsanız daha fazla soruya yetişebilirim. Birbirimizin deneyimini de duyalım; çalıştığınız yerde, yaptığınız alışverişte, ödediğiniz kredide neler değişiyor? Ben de elimden geldiğince hem sorularınızı yanıtlayayım hem bu yaşananların ekonomik bağlantılarını açıklayayım.