Fransa Neden Ayakta? Avrupa’da Çalışmak Artık Yetmiyor
Bu Bölüm Hakkında
Fransa ve İtalya'daki gençlik gösterilerini, eğitim koşulları, barınma, ücretlerin satın alma gücü ve hayat pahalılığı gibi biriken sorunlar üzerinden inceliyor. Kamu borcu ve bütçe kısıtları içinde öğretmenler, okullar, sosyal hizmetler ve savunma harcamaları arasında yapılan tercihlerin toplumsal sonuçlarını tartışıyor. Gösterilerdeki şiddeti kınarken barışçıl itirazların taleplerini bundan ayrı değerlendirmek gerektiğini vurguluyor. Siyasi belirsizliğin borçlanma maliyetlerine, yatırımlara ve Fransa ile İtalya'yla ticaret bağları üzerinden Türkiye'ye nasıl yansıyabileceğini de ele alıyor.
Ele Alınan Konular
- Fransa ve İtalya'daki gençlik gösterileri
- Eğitim hizmetleri ve fırsat eşitliği
- Barınma ve gençlerin geçim koşulları
- Reel ücretler ve hayat pahalılığı
- Kamu borcu ve bütçe tercihleri
- Siyasi belirsizlik ve Türkiye'ye etkileri
Fransa ve İtalya Neden Ayakta? Avrupa’nın Gençleri Neye İtiraz Ediyor? Bir gence “Oku, çalış, kendi hayatını kur” diyorsunuz. Sonra o genç, okuyacağı okulda öğretmen bulamıyor, üniversite kazansa yaşayacağı şehirde kirayı karşılayamıyor, işe girse ailesinden bağımsız bir hayat kurabileceğinden emin olamıyor. Bir noktadan sonra itirazı yalnızca fiyatlara olmuyor. Kendisine anlatılan gelecek hikâyesine de itiraz ediyor.
Merhaba sevgili dostlar. Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün Fransa ve İtalya’daki gösterileri konuşacağız. 19 Ekim itibarıyla gördüğümüz tabloyu, birkaç yangın görüntüsüne veya “Avrupa batıyor” cümlesine sıkıştırmadan anlamaya çalışalım. Çünkü burada hem çok somut geçim sorunları hem de insanların devletlerinden ne beklediğine ilişkin büyük bir siyasi tartışma var.
Önce ne olduğunu açıklayalım. Fransa’daki hareketin başlangıcında lise öğrencilerinin eğitim koşullarına itirazı vardı. Öğretmen eksikliği, bakımsız okul binaları, aksayan dersler ve üniversiteye geçiş konusundaki kaygılar öne çıkıyordu. Ardından veliler, öğretmenler ve çalışanlar da harekete katıldı. Okulun içindeki sorun, ücretlerin ve kamu hizmetlerinin konuşulduğu daha geniş bir toplumsal itiraza dönüştü. The Guardian
17 Ekim Cumartesi günü ülkenin birçok şehrinde yüz binlerce insan yürüdü. Paris, Marsilya ve Lyon gibi şehirlerde çatışmalar yaşandı; Limoges’daki belediye binası ateşe verildi. Barışçıl gösterilerin yanında yağma ve saldırılar da ortaya çıktı. Dolayısıyla iki gerçeği birlikte söylemeliyiz: Büyük bir toplumsal hoşnutsuzluk var ve bununla aynı zamanda yaşanan ciddi şiddet olayları var. Bunlar birbirinin yerine kullanılamaz. AP News
Macron, 18 Ekim akşamı yaptığı konuşmada şiddeti sert biçimde kınadı. Güvenlik hazırlığında eksiklik bulunup bulunmadığının incelenmesini istedi. Öğrencilerin, öğretmenlerin, sendikaların ve iş dünyasının katılacağı görüşmeler yapılacağını da açıkladı. Ancak insanların hayatını hangi somut tedbirlerin, ne zaman değiştireceği henüz açıklığa kavuşmuş değil. Reuters
İtalya’da ise 16 Ekim Cuma günü çok sayıda şehirde öğrenci gösterileri vardı. Talepler arasında okul binalarının durumu, eğitim masrafları, güvencesizlik ve askerî harcamalara itiraz bulunuyordu. Yabancı öğrencilere yönelik sınırlamalar da protesto ediliyordu. Filistin’le dayanışma ve savaş karşıtlığı da meydanlardaydı. Yani İtalya’daki hareketi sadece benzin fiyatına veya yalnızca dış politikaya bağlamak yanlış olur. ANSA.it
Cumartesi günü Milano’daki hayat pahalılığı protestosunun ardından ciddi çatışmalar çıktı. Torino ve Bologna’da da olaylar yaşandı. Milano’da pazar günü gerilim devam etti. Burada cuma günkü öğrenci yürüyüşleriyle hafta sonundaki bütün olayları, sanki aynı kişiler aynı amaçla yapmış gibi anlatmamak gerekiyor. Bir şehirde eşzamanlı yaşanan her eylem aynı hareketin parçası olmayabilir. ANSA.it
Benzer görüntüler, bütün Avrupa’da tek merkezden yönetilen bir hareket olduğu anlamına da gelmiyor. Fransa’daki okul sorunuyla İtalya’daki eğitim politikası tartışmasının ayrıntıları farklı. Fakat bir ülkedeki öğrencinin diğerine dayanışma göstermesi, kendi sıkıntısını daha geniş bir sorunun parçası olarak görmesini sağlayabilir. Ben burada ortak bir örgütten çok, ortak geçim ve gelecek kaygıları görüyorum: Barınabilmek, eğitim alabilmek ve geleceği üzerinde söz sahibi olabilmek.
Bir dükkânı yağmalamak, bir öğrencinin barınma sorununu çözmez. Ama yağma görüntüsünü gösterip bütün öğrencilerin taleplerini geçersiz saymak da doğru değil. Aynı şekilde, kamu düzenini koruma görevi, her polis müdahalesinin otomatik olarak haklı olduğu anlamına gelmez. Şiddete karşı çıkmakla barışçıl itirazı savunmak arasında bir çelişki yok. Tam tersine, demokratik bir yanıt ikisini birlikte gerektirir.
Peki, neden şimdi? Biriken sorunların üzerine yeni bir maliyet baskısı geliyor. Fransa’da eylül ayındaki yıllık tüketici enflasyonu yüzde 3,1. Türkiye’den bakınca düşük gelebilir. Fakat aynı dönemde enerji fiyatlarındaki yıllık artış yüzde 21,3. Genel ortalamayla işe arabasıyla gitmek zorunda olan bir çalışanın veya kışın evini ısıtacak bir ailenin karşılaştığı artış aynı değil. Insee
Bir de mevcut fiyat düzeyi var. İnsanlar hayatlarını yalnız geçen eylül ayıyla karşılaştırmıyor. Birkaç yıl önce maaşlarıyla yapabildiklerini de hatırlıyorlar. Ücret artışları geriden geliyorsa, enflasyonun bir dönem yavaşlamış olması önceki kayıpları kendiliğinden telafi etmiyor. Enerjide yeni bir sıçrama da tam bu kayıplar kapatılamamışken aile bütçesine eklenebiliyor. Banque de France
İtalya’nın ücret verileri bunu somutlaştırıyor. Bu yılın ilk çeyreğinde reel ücretler, yani fiyat artışından arındırılmış ücretler, beş yıl önceki aynı dönemin yüzde 6,1 altındaydı. Son bir yılda iyileşme olmasına rağmen eski satın alma gücüne dönülmemişti. Dolayısıyla bir hükümetin istihdamdaki artışı anlatmasıyla çalışanın “Ben hâlâ zorlanıyorum” demesi birbiriyle çelişmek zorunda değil. İş sahibi olmakla geçinebilmek farklı meseleler. OECD
İtalyan hükümetinin gösterebileceği olumlu bir veri de var: Bu yılın ilk çeyreğinde istihdam oranı yüzde 62,8 ile rekor seviyeye çıktı. Bunu yok saymak doğru olmaz. Ancak ülke hâlâ OECD ortalamasının gerisinde; fark gençlerde ve kadınlarda daha belirgin. Demek ki aynı ekonomide istihdam rekoru, ücret kaybı ve gençlerin gelecek kaygısı bir arada bulunabiliyor. Tek bir gösterge, toplumun bütün deneyimini anlatmıyor. OECD
Gençler açısından bu sıkışmaya eğitim ve barınma birlikte ekleniyor. Bir örnek düşünün: Aynı üniversiteyi kazanan, aynı derecede başarılı iki öğrenci var. Birinin ailesinin o şehirde evi bulunuyor; diğeri kiraya çıkmak zorunda. Kâğıt üzerinde ikisine de aynı kapı açılmış. Gerçekte ise birinin karşısında diğerinin karşılaşmadığı büyük bir maliyet var. Bazen hangi bölümde okuyacağınızı yeteneğinizden önce ailenizin adresi belirliyor.
Burada her yerde konut fiyatlarının sürekli yükseldiği gibi yanlış bir genelleme de yapmayalım. Fransa’da konut satış fiyatları ikinci çeyrekte yıllık olarak hafif geriledi. Ama konutun satış fiyatı, yeni kiracının ödeyeceği kira ve öğrencinin bulabileceği oda aynı gösterge değil. Ülke ortalamasındaki gerileme, üniversitenin bulunduğu mahallede uygun bir oda bulunduğunu göstermez. European Commission
Barınma meselesinin bir de üretim tarafı var. Bir genç, iş bulduğu şehirde yaşayamayacaksa o işe nasıl gidecek? Bir okul, hastane veya işletme, çalışanlarının çevrede barınamadığı bir yerde nasıl işlevini sürdürecek? Uygun fiyatlı konut bu açıdan sadece sosyal yardım konusu değil. İnsanların becerileriyle işlerin buluşabilmesinin de şartı. Barınma sorununu çözmemek, ekonomik kapasitenin bir bölümünü kullanamamak anlamına gelebilir.
Üstelik mesele yalnız kuşak farkı da değil. Her emekli varlıklı, her genç yoksul değil. Asıl ayrımlardan biri, ailesinden ev veya düzenli maddi destek alabilenlerle yalnızca emeğine dayanmak zorunda olanlar arasında. Mirasın ve aile servetinin belirleyiciliği arttığında, “Çalışan kazanır” sözünün inandırıcılığı zayıflıyor. Ben gençlerin tepkisinin bir bölümünü bu eşitsizlik üzerinden okuyorum.
Eğitimdeki sorun bu nedenle sınıfın duvarında bitmiyor. Bir kamu okulu yeterli eğitim veremediğinde ailesi imkânlı olan çocuk özel destek alabilir. Diğeri alamaz. Böylece kamu hizmetindeki eksiklik, ailelerin gelir farkını çocukların fırsat farkına dönüştürür. Öğretmen talebi, sadece daha rahat bir okul günü istemek değildir. Başkalarıyla aynı hayata hazırlanma hakkını istemektir.
Bunu gelirin görünmeyen bir parçası olarak düşünelim. Cebinize giren maaş değişmese bile ücretsiz eğitiminiz iyileşirse, uygun fiyatlı ulaşımınız varsa, sağlık hizmetine erişebiliyorsanız hayatınız kolaylaşır. Bu hizmetler zayıfladığında ise bordronuzda kesinti görünmeden daha fazla harcamak zorunda kalabilirsiniz. Devlet bütçesindeki tasarruf, bazen ortadan kalkan bir masraf değil, aileye devredilen bir masraftır.
Tabii hükümetlerin de gerçek bir bütçe sorunu var. Fransa’nın kamu borcu, haziran sonu itibarıyla yıllık ekonomik üretiminin yüzde 119’una ulaşmış durumda. Bu, borcun tamamının bir yıl içinde ödeneceği anlamına gelmiyor. Ama yüksek borç, faiz maliyeti ve yeni harcamalar arasında zor tercihler olduğunu gösteriyor. Zengin bir ülkenin bütün talepleri hiçbir maliyet olmadan karşılayabileceğini söyleyemeyiz. Insee
Avrupa Birliği’nin borç ve bütçe açıklarına ilişkin kuralları da bu tercihleri etkiliyor. Yine de “Brüksel böyle istedi, başka hiçbir şey yapılamaz” açıklaması yeterli değil. Kurallar borçlanmaya ve harcamalara sınır getirebilir; fakat hangi verginin artırılacağı, hangi hizmetin korunacağı ve hangi yatırımın erteleneceği önemli ölçüde siyasi kararlardır. Aynı bütçe hedefinin farklı toplumsal sonuçları olabilir. Consilium
Benim burada itirazım, her kamu harcamasını otomatik olarak yararlı saymak değil. İşe yaramayan bir teşvikin kaldırılmasıyla öğretmen açığının büyümesi aynı şey değildir. İsrafı önlemek gerekir. Ancak tasarrufun kolay uygulanabildiği kesimle, tasarrufun ekonomik olarak en az zarar vereceği alan her zaman aynı olmayabilir. Sesi daha az duyulanların bütçesinden kısmak, iyi iktisat yapıldığı anlamına gelmez.
Bir de zamanlama sorunu var. Ekonomide talep zaten zayıfken harcamalar hızla kısılırsa, işletmelerin satışları ve devletin vergi gelirleri de etkilenebilir. Böyle bir durumda kâğıt üzerindeki tasarrufun tamamı bütçeye yansımayabilir. Eğitim ve altyapı yatırımlarının sürekli ertelenmesi ise bugünkü hesabı düzeltirken gelecekteki üretim kapasitesini aşındırabilir. Bu nedenle yalnız ne kadar kısıldığına değil, nereden ve ne zaman kısıldığına bakıyorum.
Örneğin bir okulun ısı yalıtımını iyileştirmek, hem öğrencinin koşullarını düzeltebilir hem ileride enerji faturasını azaltabilir. Buna karşılık sadece bu yılki harcamaya bakarsanız, yatırımı ertelemek daha ucuz görünür. Kamu bütçesinde bu tür zaman farklarını hesaba katmak gerekir. Elbette her projenin kendisini finanse edeceğini söylemiyorum. Fakat yapılmayan yatırımın da bir maliyeti olduğunu unutmamak gerekiyor. Ucuz görünen tercih, uzun vadede daha pahalı çıkabilir.
İtalya’daki öğrencilerin askerî harcamalara itirazı da bütçenin bu siyasi tarafıyla ilgili. Okulunun onarılmasını isteyen genç, savunmaya yeni kaynak ayrıldığını gördüğünde öncelikleri sorguluyor. Hükümetlerin güvenlik kaygılarını bütünüyle yok saymak doğru değil. Ancak güvenliği yalnız silahlarla tanımlayıp eğitim ve sosyal güvenliği sürekli ertelemek de savunulabilir bir denge değil. ANSA.it
Üstelik savaşın maliyeti yalnız savunma bütçesinde görünmüyor. Enerji ve taşımacılık üzerinden gündelik hayata da ulaşıyor. Böylece vatandaş hem bütçesinde hem faturasında dışarıdaki çatışmaların etkisiyle karşılaşabiliyor. Savaş karşıtlığıyla hayat pahalılığı itirazının aynı meydanda buluşması bu yüzden anlaşılır. Yine de bütün katılımcıların aynı dış politika görüşünü paylaştığını varsayamayız. Banque de France
Bu ekonomik sıkışma, iki ülkede farklı siyasi zeminlerde karşılık buluyor. Fransa’da gelecek yılki cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken Macron’un yönetimi ağır baskı altında. Bütçe tartışmaları, güvenlik tartışmaları ve temsil sorunu birbirine ekleniyor. Benim gördüğüm risk, vatandaşın yalnız hükümetin kararına değil, kendisini dinleyecek bir siyasi kanal bulunduğuna da güvenini kaybetmesi. Financial Times
İtalya’da ise Meloni yönetimine yönelik itirazın eğitim, savaş, ayrımcılık ve çalışma hayatı gibi farklı başlıkları var. Meloni, olayların ardından muhalefeti şiddeti açıkça kınamaya çağırdı. Burada siyasi mücadelenin bir bölümü, tartışmanın hangi konuda yapılacağı üzerine: Okulların ve ücretlerin durumunu mu konuşacağız, yoksa bütün tartışma güvenlik görüntülerine mi sıkışacak? ANSA.it
Milano Belediye Başkanı Giuseppe Sala da göstericilerin gerekçelerini anlaşılır bulduğunu söylerken şiddeti ve şehre verilen zararı kınadı. Bu ayrım önemli. Vatandaşın güvenlik kaygısını küçümseyen bir muhalefet de, geçim derdini yalnız güvenlik sorunu gibi gören bir iktidar da tabloyu eksik okur. İnsan aynı anda hem kirasını ödeyebilmek hem sokağında güvende olmak isteyebilir. Bir hakkı savunmak için diğerinden vazgeçmesi gerekmez. Sky TG24
Ekonomik hoşnutsuzluğun kendiliğinden daha eşitlikçi bir siyasete dönüşeceğini düşünmemek gerekiyor. Fransa’da aşırı sağ da yaşananları hükümete ve göç politikalarına karşı kullanıyor. Öfke, daha adil vergi ve daha güçlü kamu hizmeti talebine yönelebileceği gibi, bütün sorunları göçmene yükleyen bir siyasete de yönelebilir. Benim açımdan kritik soru, sıkıntının gerçek nedenlerinin açıklanıp açıklanmadığı. Financial Times
Yabancı kökenli öğrencileri sınırlamakla öğretmen açığını kapatmak aynı politika değildir. Göçün yerel hizmetler üzerindeki etkisi elbette planlanmalıdır. Fakat okulun kapasitesini, bütçesini ve personelini konuşmadan yalnız çocuğun kökenini konuşursanız, ekonomik sorunun çözümünü başka bir tartışmanın içinde kaybedersiniz. Sınıftaki çocukları birbirine rakip görmek yerine neden yeterli imkân sağlanamadığını sormak gerekiyor.
Olayların ekonomik etkilerine gelirsek, ilk zarar çok somut. Hasar gören dükkân, çalışamayan esnaf, aksayan ulaşım. Uzayan şiddet ortamı turizmi ve yerel ticareti de olumsuz etkileyebilir. Bu zararların önemli kısmını kararları veren siyasetçiler değil, o sokakta çalışan insanlar taşır. Bu nedenle şiddeti romantikleştirmek, sosyal bir bakış açısıyla da bağdaşmaz. ANSA.it
Daha geniş risk ise siyasi belirsizliğin borçlanmaya ve yatırıma taşınması. Fransa’nın bütçesine ilişkin kaygılar zaten borçlanma maliyetlerinde etkili. Eğer anlaşmazlık derinleşirse yatırımcı daha yüksek faiz isteyebilir. Ama bunu da abartmayalım: Piyasadaki faiz yükseldi diye devletin bütün eski borçlarının faizi ertesi gün değişmez. Etki yeni borçlanmalarda ve vadesi gelen borçların yenilenmesinde zamanla ortaya çıkar. Reuters
Buradan hemen “Avrupa yeni bir borç krizine girdi” sonucuna varmam. Sokaktaki gerilim ciddi bir uyarı; tek başına mali çöküşün kanıtı değil. Benim kaygım, uzayan siyasi tıkanıklığın ekonomik sorunları çözecek kararları geciktirmesi. Sorunlar ertelendikçe güvensizlik artabilir; güvensizlik arttıkça uzlaşma daha da zorlaşabilir. Bu döngünün kırılması gerekiyor.
Türkiye için de mesele uzaktan seyredilecek görüntülerden ibaret değil. Fransa ve İtalya önemli ticaret ortaklarımız. Otomotivden makineye, giyimden yan sanayiye uzanan bağlarımız var. Oralarda tüketici harcamasının ve yatırımların zayıflaması, buradaki üreticinin siparişlerini etkileyebilir. Bu yüzden “Onların ekonomisi kötüleşirse bize yarar” hesabı oldukça eksik. Müşterinizin alım gücündeki kayıp size de ulaşabilir. Ministry of Foreign Affairs of Türkiye
Peki ne yapılabilir? Önce taleplerin somutlaştırılması gerekir. Hangi bölgede kaç öğretmen eksik, hangi okul acilen onarılmalı, öğrenci barınmasının hangi kısmı karşılanamıyor? Bunların takvimi ve bütçesi açıklanmalı. Genel bir “Gençleri anlıyoruz” cümlesi, ölçülebilir bir iyileşmenin yerine geçmez. Diyaloğun sonucu, toplantı fotoğrafında değil, öğrencinin ertesi dönem yaşadığı değişimde görülmeli.
Barınmada da yalnız para yardımı dağıtmak yeterli olmayabilir. Yeterli oda ve konut yoksa, verilen desteğin bir kısmı daha yüksek kiraya dönüşebilir. Bu nedenle öğrenci yurtları, uygun fiyatlı konut üretimi ve ulaşım birlikte düşünülmeli. Ücretlerin satın alma gücünü koruyan düzenlemelerin yanında verimliliği artıran yatırımlar da gerekir. Kalıcı çözüm, yalnız bugünkü faturayı hafifletmek değil, insanların yarın daha iyi koşullarda çalışabilmesini sağlamaktır.
Çözümün hızı da alanına göre değişir. Bir öğrencinin bu ayki yemek ve ulaşım masrafına hemen destek verebilirsiniz; yeni bir yurdu aynı sürede bitiremezsiniz. Bu yüzden acil destekle kalıcı kapasiteyi birbirinin alternatifi gibi sunmamak gerekir. İnsanlara yalnız uzun vadeli proje anlatıp bugünkü sıkıntılarını çözümsüz bırakırsanız, o projenin tamamlanacağına dair güveni de koruyamazsınız.
Bunların finansmanı da açık konuşulmalı. Hangi vergi ayrıcalığından vazgeçilecek, kim daha fazla katkı verecek, hangi verimsiz harcama kaldırılacak? Herkes için aynı fedakârlığı istemek, herkesin aynı imkâna sahip olduğunu varsayar. Oysa kiradan gelir elde edenle kirasını ödemekte zorlanan gencin bütçesi aynı değil. Adalet duygusu, programın dışına eklenen bir süs değil; o programın uygulanabilirliğinin bir parçası.
Önümüzdeki günlerde ben yalnız gösterilere kaç kişinin katıldığına bakmayacağım. Fransa’daki görüşmeler somut bir sonuç verecek mi? İtalya’da öğrencilerin talepleri güvenlik tartışmasının dışında da karşılık bulacak mı? Hükümetler ve muhalefet, toplumdaki farklı kaygıları ortak bir çözümde buluşturabilecek mi? Hareketlerin siyasi yönünü bunlar belirleyecek. Şimdiden bir hükümetin düşeceğini veya bütün Avrupa’nın aynı yola gireceğini söylemek için yeterli dayanak yok.
Benim bu olaylardan çıkardığım sonuç şu: İnsanlara yalnız sabretmelerini söyleyerek gelecek kuramazsınız. Çalışmanın, eğitimin ve vergisini ödemenin karşılığını hayatlarında görmeleri gerekir. Aksi halde ekonomik sorun, giderek bir temsil ve güven sorununa dönüşür. Fransa ve İtalya’daki itirazı ciddiye almak, şiddeti onaylamak değil; şiddet görüntülerinin arkasında kaybolan toplumsal soruları duymaktır.
Sizce bugün gençlerin en büyük sorunu geçinememek mi, yoksa çabalasalar bile hayatlarını değiştiremeyeceklerini düşünmek mi? Yorumlarda konuşalım. İzlediğiniz için teşekkür ederim. Görüşmek üzere.