Binance ve Yapay Zekâ Şoku: Altın ve Dolar Ne Olacak?
Bu Bölüm Hakkında
Yayın, teknoloji hisselerindeki satışları yapay zekâ yatırımlarının nakit akışı ve finansman ihtiyacıyla, Binance'teki güvenlik olayını ise platformlara erişim ve yatırımcı güveniyle birlikte inceliyor. Petrol arzına ilişkin jeopolitik riskleri, merkez bankalarının faiz kararlarını ve bunların altın, tahvil, dolar ve diğer varlıklara farklı etkilerini değerlendiriyor. Türkiye açısından enerji fiyatları, rezervler, dış ticaret dengesi ve finansman koşulları arasındaki bağlantıları açıklıyor. Piyasa değerindeki kayıplarla nakdin başka bir varlığa aktarılmasını ve güvenli limanların her koşulda yükselmeyebileceğini birbirinden ayırıyor.
Ele Alınan Konular
- Yapay zekâ yatırımları ve teknoloji hisseleri
- Binance güvenlik olayı ve kripto piyasaları
- Petrol arzı ve jeopolitik riskler
- Fed faizleri ve küresel tahvil getirileri
- Altın, dolar ve güvenli liman talebi
- Türkiye'nin rezervleri ve dış finansmanı
Herkese merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 30 Ekim Cuma. Piyasalarda hareketli bir sabaha uyandık. Konuşacağımız fiyatlar sabahın fotoğrafı; gün içinde değişebilir. Teknoloji şirketlerinde sert satışlar var, dünyanın en büyük kripto borsasında ciddi bir güvenlik krizi yaşanıyor, petrol pahalanırken altın geriliyor. Bunları yan yana koyunca insanın aklına şu geliyor: Para bir yerden çıkıyorsa nereye gidiyor? Daha da önemlisi, bu gelişmeler bizim maaşımıza, alışverişimize, birikimimize nasıl yansıyacak? Bugün bu bağlantıları konuşalım. Çünkü telefonumuzda gördüğümüz fiyatların arkasında şirketlerin borçları, devletlerin kararları ve milyonlarca insanın geçim hesabı var.
Önce teknoloji cephesinde ne olduğunu anlatalım. Google’ın ana şirketi Alphabet’in hisseleri dün yüzde 12,6 düştü. Yaklaşık 500 milyar dolarlık piyasa değeri silindi. Bu, kasadan 500 milyar dolar çıktığı anlamına gelmiyor; yatırımcıların şirkete biçtiği toplam değerin azalması demek. Satışların merkezinde yapay zekâ yatırımlarına harcanan büyük paraların ne zaman yeterli kazanç üreteceği sorusu bulunuyor. Son yıllarda gelecek vaadine çok yüksek fiyat biçildi. Şimdi yatırımcılar o geleceğin bugünkü finansmanını da sorguluyor.
Amazon bunun çok çarpıcı örneği. Bulut hizmetleri bölümünün geliri yüzde 39 büyümüş. Normalde çok güçlü bir sonuç. Buna rağmen hisse, bilanço sonrasındaki işlemlerde yaklaşık yüzde 7 geriledi. Çünkü şirketin son on iki aylık serbest nakit akışı 42,4 milyar dolar ekside. Buradaki ölçü tek çeyreklik muhasebe zararı değil. Şirket faaliyetlerinden para kazanıyor, fakat veri merkezlerine ve altyapıya yaptığı yatırımlar elde ettiği nakdi aşıyor. Ciro büyümesiyle kasada kullanılabilir para birikmesi arasındaki farkı burada görüyoruz.
Benzer nakit baskısı Alphabet ve Meta’da da görülüyor. Üstelik Amazon’un yıl sonu satış tahmininin orta noktası beklentinin biraz altında. Bu da tartışmayı tüketiciye bağlıyor: Enerji ve günlük yaşam pahalandığında insanların alışveriş bütçesi daralıyor. Yapay zekâ ekonomisini ev bütçesinden ayrı düşünemiyoruz.
Bu yarışın faturası borçlanmaya da yansıyor. Microsoft’un 25 milyar dolarlık tahvil ihracı, teknoloji devlerinin finansman ihtiyacını gösteriyor. Büyük şirketlerin kaynakları güçlü; asıl kırılganlık, yüksek borçla büyüyen küçük altyapı şirketlerinde belirginleşebilir. Üstelik veri merkezlerinin çip ve bellek talebi, bilgisayar üreticilerinin maliyetlerini de yükseltiyor. Intel’in zayıf bilgisayar talebi uyarısı bu yüzden önemli. İsrail’deki tesis kesintisi de şirketin kendine özgü sorunlarından biri. Bilançonun ardından Intel hisselerindeki kayıp, seans sonrası işlemlerde yüzde 23’e kadar çıktı. Yarı iletken endeksi de hazirandaki zirvesinin yaklaşık yüzde 21 altında. Bunlar ciddi hareketler; yine de her şirketin nakit akışı, borcu ve müşterisi farklı.
Satışların Japonya ve Güney Kore’deki teknoloji şirketlerine yayılması da şaşırtıcı değil; aynı üretim zincirinin farklı halkalarını konuşuyoruz. Yine de buradan yapay zekânın işe yaramadığı sonucu çıkmaz. Faydalı bir teknoloji, her yatırım fiyatını haklı çıkarmayabilir. Halka arzlarda konuşulan büyük değerlemeleri de bu gözle değerlendirmek gerekir. Gelecekte büyüyecek bir sektörün hissesi, bugün fazla pahalı olabilir.
Tam bu sırada kripto tarafında başka bir güven sarsıntısı yaşandı. Binance, tahmini etkisi 6,3 milyar dolar olarak açıklanan bir güvenlik ihlalini araştırıyor. İlk incelemelerde bir çalışanın bilgisayarı üzerinden sisteme erişilmiş olabileceği belirtiliyor. Şirket zararları karşılayacağını söylüyor; yaklaşık 3 milyar dolarlık ilgili varlığın izinin bulunup dondurulduğu açıklandı. Ancak bir varlığın dondurulması, paranın müşterinin hesabına geri dönmesiyle aynı şey değil. Olayın kapsamı ve geri kazanım süreci henüz netleşiyor.
Para yatırma ve çekme işlemlerinin geçici olarak durması, meseleyi hırsızlık tutarının ötesine taşıyor. Bir yatırımcının bir platformda parası, başka bir platformda ödemesi gereken teminatı olabilir. Parasını taşıyamadığında, elindeki başka varlıkları satmak zorunda kalabilir. Böylece başlangıçtaki güvenlik sorunu, piyasanın alım satım kapasitesini de daraltabilir. Bitcoin’in ilk tepkiyle 76 bin dolar civarına gerilemesi, ardından kısmen toparlanması bu belirsizlik ortamında gerçekleşti. Burada zarar kadar paraya ne zaman erişilebildiği de önemli.
Bitcoin ağının kendisinin bozulmasıyla bir borsanın güvenlik açığını birbirinden ayıralım. Fakat büyük bir platformdaki sorun bütün kripto piyasasının güvenini etkileyebilir. Geçen yıl Bybit’te yaşanan 1,5 milyar dolarlık saldırı da hafızalarda. Bu olaylar, varlığı saklayan kurumun sorumluluğunu ve denetimi yeniden gündeme getiriyor. Kripto piyasasında sıkça savunulan aracısızlık fikrine rağmen, milyonlarca insan hâlâ büyük aracılara güvenerek işlem yapıyor. Dolayısıyla kurumsal güvenlik ve kamusal denetim tartışması ortadan kalkmıyor.
Şimdi bu iki sarsıntıyı faiz ortamına yerleştirelim. Amerika’da ekonomi durmuş değil. Üçüncü çeyrek büyümesi, yıllıklandırılmış çeyreklik hesapla yüzde 3,4 geldi. Tüketim ve yapay zekâ bağlantılı yatırımlar büyümeyi destekliyor. Bir veri merkezinin inşası bugün büyümeye katkı yapabilir; aynı yatırımın hissedara yeterli kazanç sağlayıp sağlamayacağı ise zamanla belli olur. Borsa ile büyüme verisinin farklı yönlere gitmesi bu yüzden çelişki değil. Yeni işsizlik başvuruları da 194 binle çok düşük düzeyde. Ancak az kişinin işten çıkarılması, iş arayan herkesin kolayca iş bulduğu anlamına gelmiyor. İşe alımların da sınırlı kaldığı, göç politikasının işgücü arzını etkilediği bir tablo var.
Enflasyonda ise rahatlama henüz kalıcı değil. Fed’in yakından izlediği kişisel tüketim harcamaları fiyat endeksinde, yani PCE’de, yıllık artış yüzde 3,6’ya çıktı; gıda ve enerji dışarıda bırakıldığında yüzde 3,1. Fed faizi yüzde 3,75 ile 4 aralığında sabit tuttu, fakat iki üye artış istedi. Sırf faiz sabit kaldı diye bir sonraki adımın indirim olacağını düşünemeyiz. Aralıkta artış beklentisi sürüyor; bunun kesin karar olmadığını da unutmayalım. Büyümenin güçlü, enflasyonun yüksek olduğu ortamda beklemenin gerekçesini açık anlatmak, merkez bankasının güvenilirliği açısından önemli. Fed Başkanı Kevin Warsh’ın politika kararı alınan toplantı sayısını azaltma planı da bu yüzden tartışmalı. Daha az toplantı, daha az belirsizlik anlamına gelmeyebilir; kararlar arasındaki dönemde piyasaların hangi işaretleri izleyeceği daha önemli hâle gelir.
Avrupa ve Japonya da benzer bir sıkışma yaşıyor. Avrupa Merkez Bankası mevduat faizini yüzde 2,5’te, Japonya yüzde 1,25’te tuttu. Enerji pahalı, enflasyon riski devam ediyor; Avrupa’da büyüme daha kırılgan. Bugünkü öncü büyüme verisinde Euro Bölgesi için çeyreklik yüzde 0,2 bekleniyor. Avrupa Merkez Bankası Başkanı Christine Lagarde’ın şubatta görevden ayrılacağını açıklaması buna bir yönetim değişikliği ekliyor. Fransa’nın borçlanma maliyetinin Almanya’ya kıyasla artması da siyasi belirsizliğin ekonomik karşılığını gösteriyor. Japonya’nın faiz mesajları ve elindeki borsa fonlarını satma planları ise küresel yatırımcıların risk iştahını etkileyebiliyor. Japonya uzun süre ucuz borçlanmanın merkezlerinden biriydi. Yenle borçlanıp başka ülkelerde yatırım yapanlar için hem Japon faizinin hem de yenin yükselmesi maliyeti artırabilir. Tokyo’daki kararların dünyanın diğer ucundaki piyasaları etkilemesinin nedenlerinden biri bu.
Bu sıkışmanın önemli kaynağı petrol. Hürmüz Boğazı’nda bir tankere yapılan saldırı ve Suudi enerji tesislerine yönelik tehditler, arzın kesintiye uğrama ihtimalini yeniden gündeme getirdi. Brent’in bugün vadesi dolan aralık kontratı sabah 116 dolar civarındaydı; daha aktif ocak kontratı 112 doların üzerindeydi. Fiyat karşılaştırırken vadeyi ayırmak gerekiyor. Petrolün yükselmesi taşımadan tarıma kadar maliyetleri artırıyor. Benzin ve motorinde rafineri kapasitesi, tesis kesintileri ve taşıma koşulları da ayrıca etkili.
Siyasi gelişmeler de bu fiyatların içinde. ABD ara seçimleri yaklaşırken Kongrenin dağılımı, bütçe ve düzenleme kararlarını etkileyebilir. İsrail’de ise seçim sonrasındaki tablo, hiçbir ana bloğun tek başına hükümet çoğunluğuna ulaşamadığını gösteriyor; Arap partileri koalisyon hesabında daha önemli hâle geldi. Bu belirsizlikten otomatik olarak yeni bir savaş sonucu çıkaramayız. Ancak mevcut çatışmanın seyri ve diplomasi üzerindeki etkilerini izlemeliyiz. Seçim sonuçlarının kabul edilmesi ve kurumların işleyişi de ekonomik öngörülebilirliğin parçası.
Enerjideki pahalanma herkesi aynı etkilemiyor. İngiltere’nin Kuzey Denizi’nde yüksek maliyetler ve vergi düzenlemeleri şirket birleşmelerini hızlandırıyor. Güçlü şirketler satın alma yapabilirken küçük üreticiler sıkışabiliyor. BP’nin bölgedeki varlıklarını satma planı da bu dönüşümün parçası. Vergi avantajları ve ortak altyapı kullanımı, birleşmeleri cazip kılıyor; enerji güvenliği hedefiyle iklim hedeflerinin nasıl bağdaştırılacağı ise tartışılıyor. Bazı enerji şirketleri büyüyen nakit akışlarından yararlanırken haneler daha yüksek faturalar ödüyor. Geçici enerji kazançlarının nasıl vergilendirileceği, rekabetin korunması ve temiz enerjiye geçiş bu yüzden gündemde kalmalı. Savaşın ekonomik faturası toplumun her kesimine eşit dağılmıyor.
Peki güven arayışında para nereye yöneliyor? Bu sabah Amerikan devlet tahvillerine talep arttı; on yıllık tahvilin faizi yüzde 4,9 civarına geriledi. Tahvillere talep güçlendiğinde fiyatları yükselme, getirileri düşme eğilimindedir. Fed’in faizi kısa vadeli, burada konuştuğumuzsa on yıllık borçlanmanın getirisi. Gelecekteki büyüme ve faiz beklentileriyle güvenli varlık talebi bunları farklı yönlere taşıyabilir. Aynı sırada yen ve İsviçre frangı güçlendi. Dolar ise bütün paralara karşı güçlenmedi. Demek ki risk arttığında her zaman aynı varlıklar birlikte yükselmiyor. Endişenin nereden kaynaklandığı, hangi faiz beklentisini değiştirdiği ve yatırımcıların nakit ihtiyacı sonucu farklılaştırıyor. Piyasa değerindeki kaybın tamamı başka bir hesaba geçmiş para da değildir. Her satışın karşısında bir alıcı vardır; değişen, insanların hangi fiyattan hangi riski taşımaya razı olduğu.
Altının onsu sabah 4 bin doların altındaydı, gümüş de yaklaşık 51 dolardı. Savaş varken altın nasıl düşer diye düşünebilirsiniz. Petrolün yükselmesi, enflasyonun kalıcılaşacağı ve faizlerin uzun süre yüksek kalacağı beklentisini besliyor. Bu da faiz ödemeyen altını baskılayabiliyor. Ancak fiyatı tek bir nedenle açıklamamalıyız. Enflasyondan arındırılmış getiriler, nakit ihtiyacı ve yatırımcıların pozisyon kapatması da etkili olabilir. O gün tahvil faizinin düşmesi, altının mutlaka yükseleceği anlamına gelmez. İleride büyüme zayıflar ve faiz indirimi beklentisi güçlenirse denge değişebilir. Ancak buna kesin bir ay veya fiyat hedefi vermek doğru olmaz. Merkez bankası faiz artırarak petrol üretemez; yine de enerji şokunun diğer fiyatlara yayılmasını sınırlamaya çalışabilir.
Türkiye’de gram altına bakarken dolar kurunu da hesaba katmalıyız. Ons düşerken dolar yükselirse, gram altındaki kayıp daha sınırlı kalabilir. Fakat tasarruf sahibinin asıl ölçüsü satın alma gücü. Hesaptaki para arttığı hâlde alınabilen mal ve hizmet azalıyorsa reel kayıp vardır. Dövizde, altında ve konutta aynı ayrımı yapmalıyız. Konutta ayrıca kira gelirini, masrafları ve bölgesel farklılıkları hesaba katmadan yalnızca fiyat artışından toplam kazanç sonucu çıkaramayız.
Petrolün Türkiye’ye etkisi dış ticaret rakamlarında da görülüyor. Eylülde ihracat yüzde 15,3 artarak yaklaşık 26 milyar dolara, ithalat yüzde 5,6 artarak 31,1 milyar dolara ulaştı. Dış ticaret açığı 5,2 milyar dolara geriledi. Bu olumlu gelişmenin içini açalım: Altın ticaretindeki denge geçen yıla göre 3 milyar dolar iyileşirken enerji dengesi 1,9 milyar dolar kötüleşti. Altın ve enerji dışındaki iyileşme 700 milyon dolar. Dolayısıyla toplam açık küçülürken enerji bağımlılığı bizi zorlamaya devam ediyor.
Eylül için yaklaşık 2,5 milyar dolarlık cari fazla beklentisi var. Gerçekleşirse on iki aylık cari açık 40 milyar dolar civarına gerileyebilir. Bunlar henüz açıklanmış cari denge sonuçları değil. Dış ticaretle cari denge de aynı ölçü değil; turizm gibi hizmet gelirleri cari dengeye ayrıca katkı yapıyor. Bu nedenle bugünkü turizm verileri önemli. İlk sekiz ayda yabancı ziyaretçi sayısı yüzde 1,8 gerilemişti. İkinci çeyrekte turizm geliri de yıllık yüzde 2,6 düşüşle 15,9 milyar dolar olmuştu. Bugün izleyeceğimiz üçüncü çeyrek verisini bu geçmiş tabloyla karşılaştıracağız. Enerji faturası büyürken turizmden gelecek desteği otomatik kabul edemeyiz.
Rezervlerde de benzer bir dikkat gerekiyor. 23 Ekim haftasına ilişkin ön hesaplamalar, brüt rezervin yaklaşık 6,8 milyar dolar azalarak 162,3 milyar dolara indiğine işaret ediyor. Swap hariç net rezerv için hesaplanan seviye 30,8 milyar dolar; haftalık düşüş 8,6 milyar dolar. Bu ölçüde geçici döviz takaslarından gelen kaynaklar dışarıda bırakılıyor. Bankaların Merkez Bankasında tuttuğu dövizin artması brüt rakamı desteklediği için net göstergelerdeki düşüş daha belirgin. Resmî haftalık verilerle karşılaştırmak gerekiyor. Ayrıca rezerv değişimini doğrudan aynı tutarda döviz satışı sayamayız; değerleme ve diğer bilanço hareketleri de var.
Bankacılık tarafındaki günlük veriler de aynı hafta bireylerin döviz mevduatında 3,7 milyar dolarlık düşüş gösteriyor. Bunu bütünüyle dolar satıp TL’ye geçiş diye yorumlamak için işlemlerin ayrıntısını bilmek gerekir. TL kredilerde haftalık yüzde 0,4 artış var. Kredi büyümesinin yavaşlamasıyla kredi stokunun küçülmesi de farklı şeyler; ekonomideki sıkışmayı doğru ölçmek için bu ayrımlar önemli.
Dolar sabah yaklaşık 49,95 liraydı. Türkiye’nin borç riskine karşı sigorta maliyetini gösteren CDS primi 253 baz puan, iki yıllık gösterge tahvil faizi yüzde 39,5 civarında. Bu rakamlar bir arada okunmalı. Faiz indirimi talebi güçlü olabilir; fakat enflasyon ve kur beklentisi bozulursa şirketlerin uzun vadeli borçlanma maliyeti hemen düşmeyebilir. TL getirisi azalırken kur daha hızlı yükselirse, kısa vadeli yabancı yatırımcının beklediği döviz cinsi kazanç da daralır. Bu nedenle döviz ihtiyacını yalnızca kısa vadeli para girişleriyle yönetmek kırılganlık yaratır.
Bu finansman meselesi bizi Türkiye’deki fon tartışmalarına getiriyor. Fon tasfiyeleri ve yatırımcıların paralarına erişimi gündemde. Burada Binance’te anlattığımız erişim sorununun ekonomik önemini hatırlayabiliriz; hukuki yapılar ve olayların nedenleri farklı. Birikimin ekranda görünmesi kadar ne zaman kullanılabildiği de önemli. Nitelikli yatırımcı için finansal varlık eşiği 10 milyon liradan 50 milyon liraya çıkarıldı. Ancak yüksek servet, riskleri doğru anlama güvencesi değildir. Düzenlemenin gerekçesi, kapsamı ve yatırımcıyı nasıl koruduğu açıkça anlatılmalı.
Tasfiye sürecinde ödeme takvimi, fondaki varlıkların gerçek değeri ve bunların ne kadarının nakde çevrilebildiği belirleyici. Bir ödeme duyurusu, herkesin bütün kaybının karşılanacağı anlamına gelmez. Fonun piyasa zararıyla bir aracı kurumun yükümlülüğünü yerine getirememesi de ayrı meseleler. Yatırımcıya bunların günlük dille açıklanması, söylentilerin yerini bilgiye bırakması açısından gerekli.
Üstelik fon sorunu yalnızca fon yatırımcısını ilgilendirmez. Şirket tahvillerine talep zayıflarsa, işletmeler vadesi gelen borçlarını yenilemekte zorlanabilir. Bankalara yönelirler; orada da maliyet veya kredi sınırıyla karşılaşabilirler. Sonuç üretime, yatırıma ve istihdama uzanabilir. Elinde değerli varlığı olduğu hâlde o gün nakit bulamayan işletmeye geçici destek yarayabilir. Ama varlıkları borçlarını karşılamıyorsa, zaman kazanmak kaybı ortadan kaldırmaz. Zararların kimde kaldığını ve desteğin koşullarını bilmek gerekir. Şeffaflık, kişilerin özel hesaplarını ifşa etmek demek değildir; risklerin ve kamu kaynaklarının kullanımının toplu verilerle açıklanmasıdır.
Borsada da endeksle hayatın tamamını birbirine karıştırmayalım. BIST’in son seviyesi yaklaşık 11 bin 165. Cumhuriyet Bayramı tatili nedeniyle bunu dünün işlemi gibi okumuyoruz. Büyük ağırlıklı birkaç şirket endeksi taşırken diğer şirketler zayıflayabilir. Savunma sanayisindeki güçlü siparişlerle iç tüketime bağlı işletmelerin durumu farklılaşabilir. Bu nedenle endeks kadar satış hacimlerine, borç ödeme kapasitesine ve çalışanların gelirlerine de bakmalıyız. Finansal piyasada görünen iyileşmenin üretime ve geçime ne kadar yansıdığı asıl önemli mesele.
Burada ekonomik tercihler devreye giriyor. Kredi desteği verilecekse üretimi ve istihdamı koruyacak koşullar aranmalı. Enerji şokunun yükü, geliri zaten yetmeyen hanelerin üzerine bırakılmamalı. Enflasyonla mücadele ederken ücretlerin alım gücünü, rekabeti ve kamusal hizmetleri birlikte düşünmek gerekiyor. İnsanın birikimini koruması önemli; düzenli bir gelirle yaşayabilmesi ise bundan daha temel bir ihtiyaç.
Bugünkü tabloyu değerlendirirken benim önemsediğim nokta bu: Yüksek büyüme vaatlerinin, güvenli denilen platformların ve parlak fiyatların arkasındaki gerçek koşulları anlayabiliyor muyuz? Küçük tasarruf sahibi bütün riskleri tek başına çözemez. Güvenilir kurumlara, anlaşılır kurallara ve etkili denetime ihtiyacı var. Ekonomi politikasının başarısını da yalnızca döviz ekranıyla ölçemeyiz; insanların gelirini, işini ve geleceğini ne kadar koruduğuna bakmalıyız. Şimdi sorularınıza geçelim. Bu tabloda sizi en çok düşündüren gelişme hangisi?