Cumhuriyet Bize Ne Vaat Etti? Ekmek, Özgürlük ve Eşitlik | 29 Ekim
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, Cumhuriyetin ekonomik anlamını egemenlik, geçim koşulları ve toplumun ürettiği zenginliğin paylaşımı üzerinden ele alıyor. Erken dönem sanayileşme, vergiler, altyapı yatırımları ve kamu kurumlarının kuruluşunu, bu tercihlerin imkânları ve sınırlarıyla birlikte değerlendiriyor. Eğitim, sosyal güvence, eşit yurttaşlık ve çalışanların söz hakkının ekonomik bağımsızlıkla ilişkisini tartışıyor. Son olarak, kamu kaynaklarının nasıl kullanıldığı, ayrıcalıkların nasıl önleneceği ve kalkınmanın toplumsal faydasının nasıl ölçülebileceği üzerine odaklanıyor.
Ele Alınan Konular
- Cumhuriyetin ekonomik bağımsızlık hedefi
- İzmir İktisat Kongresi ve sanayileşme
- Vergi politikası ve kamu kaynakları
- Altyapı, fabrikalar ve kalkınma
- Sosyal devlet ve eşit yurttaşlık
- Hesap verebilirlik ve toplumsal fayda
Herkese merhaba. Bugün 29 Ekim. Cumhuriyetimizin 103. yılı kutlu olsun. Bayraklarımızı astık, bayram mesajlarımızı paylaşıyoruz. Peki bütün bu kutlamaların arasında, günlük hayatımızı doğrudan ilgilendiren şu soruyu da sorabilir miyiz: Cumhuriyetin bizim geçim derdimizle ne ilgisi var? Ev kirasıyla, çocuğun okul masrafıyla, iş ararken karşılaşılan torpille ne ilgisi var? Bence çok ilgisi var. Çünkü bir ülkenin kime ait olduğu, yalnızca anayasasının ilk sayfasında yazmaz. Bütçesinde, vergi sisteminde, okulunda, işyerinde de görünür.
Bir düşünün. Çocuğunuzun iyi eğitim alması, hastalandığınızda tedavi olabilmeniz, yaşlandığınızda insanca yaşayabilmeniz sürekli birilerinin yardımına bağlıysa, kâğıt üzerindeki yurttaşlık günlük hayatta ne kadar güçlü olabilir? Cumhuriyetin ilanı elbette bütün eşitsizlikleri bir gecede ortadan kaldırmadı. Fakat egemenliği bir hanedandan millete taşıma iddiası, çok büyük bir kapı açtı. O kapıdan geçince de şu soru karşımıza çıkıyor: Madem ülke hepimizin, ürettiğimiz zenginlikten ve verdiğimiz kararlardan hepimiz nasıl pay alacağız? Cumhuriyetin politik ekonomisi dediğim şey tam olarak bu.
Bunu anlayabilmek için önce 1923’e dönelim. Uzun savaşların ardından kurulmaya çalışılan bir ekonomi var. İnsan kaybı, üretim kaybı, sermaye yetersizliği var. Elbette Osmanlı’dan hiçbir şey devralınmadı demek yanlış. Kurumlar, işletmeler, yollar, bilgi ve tecrübe de devralındı. Ama yeni yönetimin önündeki mesele, eldeki düzeni küçük düzeltmelerle devam ettirmekten çok daha büyüktü. Siyasi bağımsızlığı kazanmış bir ülke, ekonomik kararlarını da kendisi verebilecek miydi? Yoksa bayrak değişecek, bağımlılık ilişkileri büyük ölçüde devam mı edecekti?
Düyun-u Umumiye’yi hatırlayın. Osmanlı borçlarının ödenmesi için devletin bazı gelirlerinin tahsilatı alacaklıların temsil edildiği bir idareye bırakılmıştı. Buradaki sorun yalnızca borcun miktarı değildi. Halktan toplanan kaynağın üzerinde kimin söz sahibi olduğu da meseleydi. Dolayısıyla ekonomik bağımsızlık, kürsüden söylenmiş soyut bir temenni değildi. Kendi gelirini, yatırımını, üretimini yönetebilme meselesiydi. Bugünle birebir aynı koşullarda değiliz elbette. Ama finansman ihtiyacının siyasi hareket alanını daraltabileceği gerçeği, hâlâ anlamlı.
İşte bu yüzden, Cumhuriyet daha ilan edilmeden, Şubat 1923’te İzmir İktisat Kongresi toplandı. Çiftçiler, işçiler, tüccarlar ve sanayiciler ekonomik geleceği tartıştılar. Henüz yeni rejimin adı konmamışken nasıl üreteceğiz, nasıl ticaret yapacağız, nasıl kalkınacağız soruları masadaydı. Mustafa Kemal’in burada kurduğu bağlantı açıktı: Askerî ve siyasi başarı, ekonomik başarıyla desteklenmezse kalıcı olamazdı. Ancak aynı masaya oturmak, herkesin çıkarının aynı olması demek değildi. Çiftçinin düşük vergi talebiyle devletin gelir ihtiyacı, işçinin ücretiyle işverenin maliyeti arasında gerçek gerilimler vardı.
1925’te aşar vergisinin kaldırılması bu gerilimleri anlamak için iyi bir örnek. Tarımsal ürün üzerinden alınan bu vergi, köylünün üzerinde önemli bir yüktü. Yeni devlet, ciddi bir gelir kaynağından vazgeçerek tarım kesimini rahatlatmayı tercih etti. Ama bütçede açılan boşluk sihirle kapanmadı. Başka vergilere, tüketim üzerinden alınan gelirlere başvuruldu. Demek ki bir kesimin yükünü azaltırken faturanın başka yere taşınıp taşınmadığını da sormamız gerekiyor. Vergi meselesi hiçbir zaman yalnızca muhasebe değildir; toplumdaki güç ilişkilerinin de meselesidir.
Peki Cumhuriyet baştan itibaren bütün ekonomiyi devlet mi yönetsin dedi? Hayır. İş Bankası 1924’te kuruldu. 1927’de Teşvik-i Sanayi Kanunu ile özel sanayi yatırımları desteklendi. Yerli girişimci ve sermaye birikimi oluşturmak önemli bir hedefti. Dolayısıyla ilk yılları özel girişimin reddedildiği bir dönem gibi anlatmak doğru değil. Asıl tartışma, sanayileşmenin nasıl gerçekleştirileceğiydi. Fakat sınırlı sermaye, yetişmiş insan eksikliği ve altyapı sorunları vardı. Ardından 1929 dünya bunalımı geldi ve ekonomik tercihlerin yapılacağı ortam daha da zorlaştı.
Şöyle düşünün: Fabrika kurmak istiyorsunuz ama elektrik yetersiz. Elektrik yatırımı yapacak kişi yeterli müşteri bulamayacağını düşünüyor. Banka uzun vadeli kredi vermiyor. İşçiyi yetiştirecek okul eksik. Herkes diğerinin ilk adımı atmasını beklerse hiçbir şey başlamayabilir. Devletin yapabileceği şey, bu yatırımları birlikte düşünmek ve başlangıçtaki riski üstlenmektir. O dönemdeki devletçiliği anlamanın yollarından biri bu. Mesele devletin her dükkânı işletmesi değil, tek tek girişimlerin kuramadığı üretim düzenini kurabilmesiydi.
1933’te Sümerbank kuruldu, 1934’te Birinci Beş Yıllık Sanayi Planı uygulamaya geçti. Adına dikkat edelim: Bütün ekonomiyi kapsayan bir kalkınma planından ziyade, belirli sanayi yatırımlarını örgütleyen bir programdı. Dokuma, kâğıt, kimya gibi alanlarda üretim kapasitesi oluşturulması hedefleniyordu. Bir fabrika, başka bir işletmenin müşterisi oluyor; tarımdan hammadde alıyor; taşıma, enerji ve teknik bilgi ihtiyacı yaratıyordu. Kalkınma bu bağlantılarla ilerliyordu. Bugün de yalnızca kaç bina açıldığına değil, hangi üretim ilişkilerinin kurulduğuna bakmak gerekir.
Bu nedenle demiryollarını da yalnızca ulaşım yatırımı olarak düşünmeyelim. Cumhuriyetin sanayileşme arayışında demiryolu önemli bir yer tutuyordu. Çünkü ürettiğiniz malı pazara ulaştıramıyorsanız, üretimi artırmanız tek başına yetmez. Çiftçinin ürününün kentteki tüketiciye, hammaddenin fabrikaya ulaşması gerekir. Ben burada ekonomik bir bütünlük kurma çabası görüyorum. Bir bölgenin ülkenin geri kalanıyla bağını güçlendirmek, oradaki insanın seçeneklerini de artırabilir. Yatırımın değerini bu yüzden yalnızca açılış günündeki kalabalıkla ölçemeyiz. O yatırımla hangi hayatların, hangi işlerin birbirine bağlandığına da bakmak zorundayız.
Nazilli Basma Fabrikası bu hikâyeyi somutlaştırıyor. 1937’de üretime başlayan tesisin çevresinde lojmanlar, sosyal alanlar, sinema ve tiyatro faaliyetleri vardı. Fabrikanın santrali kentin elektrik ihtiyacına da katkı sağlıyordu. Burada yalnızca kumaş üretilmiyordu; bir kasabanın gündelik hayatı da değişiyordu. Bunun insani karşılığını düşünelim. Düzenli gelir, öğrenilen bir meslek, çocuğunun geleceğini biraz daha öngörebilen bir aile. Bugün kalkınmayı yalnızca bilanço kârıyla ölçtüğümüzde kaçırabildiğimiz taraf tam da bu. Elbette her tesis her zaman verimli değildi; sosyal fayda hesabı, maliyet hesabını gereksiz kılmaz.
Üstelik bu sanayileşme dünyaya kapanarak yapılmadı. Nazilli’nin kuruluşunda Sovyet kredisi, makineleri ve teknik uzmanlığı kullanıldı. Buradan benim çıkardığım ders şu: Bağımsızlık, başkasıyla çalışmamak değildir. Kurduğunuz ilişkinin sizi sürekli muhtaç mı bıraktığına, yoksa zamanla becerinizi ve pazarlık gücünüzü mü artırdığına bakacaksınız. Yabancı sermayenin gelişi tek başına başarı olmadığı gibi, yabancı teknoloji kullanmak da tek başına bağımlılık değildir. Önemli olan, o ilişkinin sonunda neyi öğrenmiş ve neyi üretebilir hâle gelmiş olduğunuzdur.
Para alanında da kurum inşası vardı. Merkez Bankası 1930’daki kanunun ardından 1931’de faaliyete geçti. Kuruluşunda diğer kamu kurumlarından ayrı bir hukuki yapı tercih edildi. Bugünkü merkez bankacılığı anlayışını o döneme aynen taşıyamayız; fakat para yönetimini kurallara ve uzmanlığa bağlama arayışını görebiliriz. Dünkü yayında rezervleri ve faizleri konuşuyorduk. Bugün Cumhuriyet konuşuyoruz diye başka bir konuya geçmiş değiliz. Paranın değerinin korunması, tasarruf sahibinin ve ücretlinin hayatıyla ilgilidir. Bir kurumun tabelasının bulunmasıyla görevini güvenilir biçimde yapması aynı şey değildir.
Benzer bir ilişkiyi kadınların haklarında görüyoruz. 1926 Medeni Kanunu, kız ve erkek çocukların miras payları açısından eşitlik getirdi. 1934’te kadınlar milletvekili seçme ve seçilme hakkına kavuştu. Bunların ekonomik anlamı da var: Mülkiyet üzerinde hak sahibi olmak ve o mülkiyeti düzenleyen kararlara katılabilmek. Ancak dönemin hukukunda kadının çalışmasını kocasının iznine bağlayan hükümler de bulunuyordu. Dolayısıyla bütün eşitsizlikler bir anda bitti demek yanlış. Yapılan büyük değişimi takdir etmekle, tamamlanmamış taraflarını görmek birbirinin karşıtı değil. Hakların günlük hayatta kullanılabilmesi için sonraki mücadeleler de gerekliydi.
Buraya kadar anlattıklarım bir başarı hikâyesi gibi duyulabilir. Fakat Cumhuriyeti ciddiye almak, tarihini kusursuz göstermek değildir. Sanayileşmenin kazanımlarıyla çalışanların hakları her zaman birlikte ilerlemedi. Örneğin 1936 İş Kanunu çalışma hayatında önemli korumalar getirirken grevi yasaklıyordu. Demek ki işçiye iş sağlamakla, işçinin söz sahibi olması farklı meselelerdi. Bir fabrikanın devletin olması da çalışanların onu yönetebildiği anlamına gelmiyordu. Bu ayrımı unutursak kamu mülkiyetiyle toplumsal yararı otomatik olarak eşitlemiş oluruz. Oysa hesap verebilirlik her mülkiyet biçiminde gereklidir.
Sosyal devletin, sendikal hakların ve sosyal güvenliğin açık anayasal güvenceler kazanması, özellikle 1961 Anayasası ile sonraki bir aşamada gerçekleşti. Bu hakları sanki 1923’te eksiksiz kurulmuş gibi anlatamayız. Cumhuriyetin tarihi aynı zamanda hakların genişletilmesi için verilen mücadelelerin tarihidir. Bu gelişmeyi anlatmak, anayasanın öncesindeki askerî darbeyi onaylamak anlamına da gelmez. Benim savunduğum şey, toplumsal hakların demokratik yollarla güçlendirilmesi. Yurttaşa rağmen onun adına karar verilmesiyle, yurttaşın karar süreçlerine katılması arasında çok büyük bir fark var.
Burada bir ayrım daha yapalım. Cumhuriyetten herkes için tek ve tartışılmaz bir ekonomi programı çıkaramayız. Verginin oranını, devletin hangi alanlarda üretim yapacağını, hangi yatırımın öncelikli olacağını tartışacağız. Bazen anlaşamayacağız. Halkın egemenliği, bu anlaşmazlıkların bastırılması demek değildir. Bence esas ölçüt, farklı kesimlerin sesini duyurabilmesi ve karar verenlerden hesap sorabilmesidir. En iyi niyetle hazırlanmış plan bile eleştiriye kapatıldığında hatalarını büyütebilir. Cumhuriyeti bir partinin, bir mesleğin veya bir toplumsal kesimin özel mülkü gibi görmek de bu nedenle yanlış. Bu ülkenin geleceği üzerinde hepimizin eşit söz hakkı olmalı.
Şimdi bugüne dönelim. Cumhuriyeti savunmayı yalnızca eski fabrikaların fotoğraflarını paylaşmaya indirgersek, bugünün çocuğuna ne söylemiş oluruz? Bir zamanlar şunlar yapılmıştı demek elbette önemli. Ama o çocuk bugün hangi okulda okuyacak, hangi beceriyi kazanacak, nasıl iş bulacak? Ailesinin parası yoksa önündeki kapılar kapanacak mı? Ekonomik yurttaşlık dediğim şey, tam burada başlıyor. Aynı ülkenin çocuklarının hayata aynı imkânlarla başlamasını bir anda sağlayamayız. Fakat devletin görevi, başlangıçtaki eşitsizlikleri büyütmek değil, azaltmaya çalışmak olmalı.
Bir devlet okulunu düşünelim. İyi öğretmenleri, kütüphanesi, laboratuvarı, çocukların sağlıklı beslendiği bir yemekhanesi olsun. Böyle bir okul, ailelerin gelirine bağlı fırsat farkını azaltabilir. Kamusal kreş de benzer biçimde hem çocuğun gelişimini hem ebeveynlerin çalışma imkânını destekleyebilir. Bunları yalnızca masraf kalemi olarak görürsek, toplumun üretme kapasitesine yaptığımız yatırımı gözden kaçırırız. Bir kız çocuğunun okuyabilmesi, yetişkin olduğunda kendi hayatına ilişkin kararları verebilmesi de bu hikâyenin parçasıdır. Cumhuriyetin ekonomik anlamını fabrikadan evin içine kadar düşünmek gerekiyor.
Aynı şekilde, çalışma hayatındaki özgürlük de önemlidir. İşini kaybedince evini ve temel ihtiyaçlarını hemen kaybetme tehlikesi yaşayan insanın, haksızlığa itiraz etmesi kolay değildir. Sosyal güvenceyi bu nedenle bir lütuf olarak görmüyorum. İnsanların başını dik tutabilmesinin dayanaklarından biri olarak görüyorum. Yardıma ihtiyaç duymak ayıp değildir. Sorun, hakkınız olan desteği alabilmek için bir kişiye, partiye veya çevreye bağlılık göstermek zorunda kalmanızdır. Yurttaşlıkla bağımlılık arasındaki fark, bazen tam da o yardımın nasıl verildiğinde ortaya çıkar.
Peki bu söylediklerim özel sektör karşıtlığı mı? Hayır. Ürün geliştiren, istihdam sağlayan, dünyayla rekabet eden girişimciye ihtiyaç var. Ama üretim yaparak kazanmakla, siyasi bağlantı sayesinde ayrıcalık elde ederek kazanmak aynı faaliyet değil. Bir işletme daha iyi mal ürettiği için büyüyorsa başka; rakibinin ulaşamadığı kamu kaynağına eriştiği için büyüyorsa başka bir düzen kurulur. Benim için ekonomik cumhuriyetçilik, başarılı girişimciye düşmanlık değil, ayrıcalığın karşısında yurttaşın ve adil rekabetin yanında durmaktır. Devletin büyüklüğünden önce kimin yararına çalıştığını sorgulamaktır.
Bu yüzden devletçilik ile kamu kaynaklarını belli çevrelere dağıtmayı birbirine karıştırmayalım. Kamu bankası kredi verebilir, devlet bir sektörü destekleyebilir, gerektiğinde doğrudan yatırım yapabilir. Ancak neden o sektörün, neden o işletmenin seçildiği açıklanmalı. Verilen desteğin karşılığında hangi üretim, teknoloji veya istihdam hedefinin beklendiği bilinmeli. Başarısızlık hâlinde desteğin nasıl sonlandırılacağı da belli olmalı. Kamu zararını toplum üstlenirken kazancın dar bir grupta kalması, kamu yararı diye savunulamaz. Kamunun parasını kullanmak, kamuya hesap verme yükümlülüğü getirir.
Buradan bugünün kalkınma sorusuna geliyoruz. Yüz yıl önce dokuma fabrikası kurmak kritik bir tercihti. Bugün aynı binaları yeniden yapmakla geleceği kuramayız. Enerjide, tarımda, ilaçta, yazılımda hangi becerilere ihtiyacımız var? Üniversiteyle üretim arasındaki ilişki nasıl kurulacak? Yapay zekâdan doğan kazanç yalnızca şirket sahiplerine mi gidecek, çalışanların ücretine ve boş zamanına da yansıyacak mı? Bence Cumhuriyetin kurucu cesaretini bugüne taşımak, eski araçları aynen tekrarlamak değil, bugünün sorunlarına birlikte çözüm üretebilmek demektir. Geçmişten alacağımız en değerli şey, o kurma iradesidir.
Bütün bunların kaynağı nereden bulunacak diye sorabilirsiniz. Haklısınız. İyi niyet bütçe oluşturmaz. Vergide ödeme gücünü daha fazla dikkate almak, ayrıcalıklı muafiyetleri sorgulamak, harcamaları denetlemek ve öncelikleri açıkça belirlemek gerekir. Üretkenliği artıracak yatırımları da bu çerçevede düşünmeliyiz. Her talebi aynı anda karşılayamayabiliriz. Ama kaynak yetmiyor denirken kimin talebinin ertelendiğini, kimin harcamasının dokunulmaz sayıldığını tartışabilmeliyiz. Cumhuriyet açısından bütçe, uzmanlara bırakılıp unutulacak bir hesap cetveli değil, hepimizi ilgilendiren bir tercih belgesidir.
Bu tercihleri tartışabilmek için doğru bilgiye, özgür eleştiriye ve hukuka ihtiyaç var. Bir ekonomist yanlış gördüğü politikayı söyleyemiyorsa, bir gazeteci kamu harcamasını sorgulayamıyorsa, bir işçi hakkını arayamıyorsa kararların yanlışını kim gösterecek? Bilim, yalnızca törende övülecek bir değer olmamalı. Söylediği sonuç hoşumuza gitmediğinde de dinlenmeli. Laikliği de bu eşit yurttaşlık fikrinin parçası olarak görüyorum: İnancı veya inançsızlığı nedeniyle kimsenin okulda, işte, kamu hizmetinde ayrıcalıklı ya da dışlanmış olmaması. Ekonomik güvenin zemini böyle kurulur.
Başta sorduğum soruya dönelim: Cumhuriyetin geçim derdimizle ne ilgisi var? Bence cevap artık daha açık. Cumhuriyet, bize hazır bir refah paketi teslim etmiş değil. Ama ülkenin geleceği üzerinde hak iddia edebileceğimiz bir siyasi temel bıraktı. O temelin üzerinde ne kuracağımız hâlâ bizim sorumluluğumuz. Daha adil bir vergi düzeni, daha güçlü bir okul, güvenceli bir çalışma hayatı ve hesap veren kurumlar istemek, bayramın anlamından uzaklaşmak değil. Tam tersine, o anlamı günlük hayata taşımaktır.
Bir ülkede sıradan bir insan, hakkını almak için güçlü bir tanıdık aramak zorunda kalmıyorsa, Cumhuriyet orada gündelik hayatın içine yerleşmiş demektir. Benim bugüne ve yarına ilişkin ölçütüm bu.
Bugün Mustafa Kemal Atatürk’ü, mücadele arkadaşlarını ve bu ülkenin kuruluşunda emeği geçenleri saygıyla anıyorum. Ama onları anmanın yanında kendimize bir görev de verelim. Çocuklarımız bu ülkeye yalnızca doğdukları yer olduğu için değil, burada özgür ve onurlu yaşayabileceklerine inandıkları için bağlanabilsinler. Bayrağımızı elbette asalım. Ardından o bayrağın altında yaşayan herkesin hakkını da savunalım. Cumhuriyet bir gün kutladığımız, kalan günlerde seyirci kaldığımız bir şey olmasın. Sofrada, okulda, işyerinde ve adliyede birlikte yaşattığımız bir düzen olsun. Cumhuriyet Bayramımız kutlu olsun.