Çalışan Neden Geçinemiyor? Çalışma Bakanı Olsam İlk 3 Kararım
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, Türkiye'de düzenli çalışanların geçim sıkıntısını ücretlerin asgari ücret çevresinde sıkışması, uzun çalışma saatleri ve işyerindeki haklara erişim üzerinden inceliyor. Çalışma Bakanı olması halinde konuşmacı; asgari ücret kararlarını daha şeffaf ve veriye dayalı hale getirmeyi, toplu pazarlığı güçlendirmeyi ve çalışma mevzuatının uygulanmasını sağlamayı öneriyor. Kayıt dışı istihdamla mücadele, küçük işletmelere hedefli destek ve bakım hizmetlerinin istihdama katkısı da ele alınıyor. Önerilerin yetki sınırlarını, bütçe maliyetlerini ve başarıyı ölçmek için kullanılabilecek göstergeleri açıklıyor.
Ele Alınan Konular
- Asgari ücret ve ücret dağılımı
- Veriye dayalı ücret belirleme
- Toplu pazarlık ve sendikal haklar
- Çalışma mevzuatı ve işyeri denetimi
- Kayıt dışı istihdam ve işveren teşvikleri
- Bakım hizmetleri ve kadın istihdamı
Sabahın altı buçuğu. Alarm çalıyor. İnsan evden çıkıyor, iki araç değiştiriyor, işyerine yetişiyor. Dokuz saat çalışıyor; bazen mesaiye kalıyor, bazen izin gününde telefonuna bakmak zorunda kalıyor. Ay sonunda ücret hesabına yatıyor. Fakat kira, gıda, ulaşım ve faturalar ödendiğinde geriye neredeyse hiçbir şey kalmıyor. Sonra kendisine şu söyleniyor: Biraz daha sabret, biraz daha çok çalış, şartlar düzelecek. Burada sormamız gereken soru şu: Bir insan düzenli çalıştığı halde neden hayatını kuramıyor? Neden milyonlarca çalışan, asgari ücreti geçici bir başlangıç ücreti olarak değil, yıllarca çıkamadığı bir gelir düzeyi olarak görüyor? Neden daha çok çalışmak çoğu zaman daha iyi yaşamaya değil, yalnızca ayı borçsuz kapatmaya yetiyor? Ben bugün Çalışma ve Sosyal Güvenlik Bakanı olsaydım ne yapardım, bunu anlatacağım. Baştan söyleyeyim: Tek bir imzayla herkesi zenginleştireceğimi iddia etmezdim. Çalışma Bakanlığı enflasyonu tek başına düşüremez, vergi sistemini tek başına değiştiremez, verimliliği bir gecede artıramaz. Fakat ücretlerin nasıl belirlendiğini, çalışanın masada ne kadar söz sahibi olduğunu ve kanunun işyerinde gerçekten uygulanıp uygulanmadığını değiştirebilir. Ben programımı bu üç alan üzerine kurardım. Sorunu doğru tarif etmek Önce tabloyu doğru okuyalım. 2026 yılında net asgari ücret 28 bin 75 lira 50 kuruş. İki puanlık prim indiriminin uygulandığı sektörlerde bunun işverene aylık maliyeti yaklaşık 40 bin 214 lira. Burada hem çalışanın geçim sıkıntısı hem de özellikle küçük işletmenin maliyet baskısı gerçek. İkisinden birini yok sayarak sağlıklı politika kuramayız.1 Daha önemli olan, asgari ücretin ekonomide oynadığı rol. OECD’nin son Türkiye incelemesine göre tarım dışı sektörlerde çalışanların yaklaşık yarısı asgari ücret kazanıyor. Bu, asgari ücretin yalnızca en düşük ücreti belirlemediğini gösteriyor. Asgari ücret, ekonominin büyük bölümünde fiilen ortalama ücrete dönüşmüş durumda. Bir ülkede mühendis, muhasebeci, usta, satış görevlisi ve yeni işe giren genç aynı dar ücret bandında toplanıyorsa sorun yalnızca asgari ücretin seviyesi değildir. Ücret merdiveninin basamakları kaybolmuştur.2 Manşet işsizlik oranı da tek başına yeterli değil. 2025 yıllık verisinde işsizlik yüzde 8,3 görünürken, zamana bağlı eksik istihdamı ve iş aramaktan vazgeçenleri de içeren atıl işgücü oranı yüzde 29,7’ye çıkıyor. Üstelik OECD verisine göre 2025’te çalışanların yüzde 26,3’ü haftada 50 saatten fazla çalışıyor; OECD ortalaması yüzde 11,9. Demek ki bir tarafta yeterli iş bulamayan geniş bir kesim, öbür tarafta çok uzun çalışan insanlar var. Çalışma hayatındaki sorun yalnızca kaç kişinin işi olduğu değil; işin niteliği, süresi ve karşılığıdır.34 Bu yüzden ilk hedefimi açık koyardım: Türkiye’yi asgari ücret etrafında sıkışmış, uzun saatlere dayanan ve düşük verimliliği ucuz emekle telafi etmeye çalışan bir ekonomi olmaktan çıkarmak. Asgari ücreti elbette yükseltmek gerekir; fakat asıl başarı, daha az insanın asgari ücrete mahkûm olduğu bir ücret düzeni kurmaktır. Yetki sınırı ve ilk yüz gün Bir bakanın ciddi programı, önce yetki haritasını çıkarmalı. Bakanlık denetimi, SGK uygulamalarını, istihdam programlarını ve sosyal taraflarla müzakereyi doğrudan yönetebilir. Bazı adımlar için Meclisin kanun çıkarması gerekir. Prim desteğinin bütçesi Hazine ve Maliye Bakanlığıyla, mesleki eğitim Milli Eğitim Bakanlığıyla, bakım hizmetleri belediyeler ve ilgili kurumlarla birlikte yürütülür. Enflasyonu düşürme görevi ise para ve maliye politikalarının ortak sorumluluğudur. Bu sınırları açıkça anlatırdım; çünkü gerçekçi takvim güvenin ilk şartıdır. İlk yüz günde üç dosyayı aynı anda açardım. Birincisi, ücret dağılımını ve çalışma sürelerini sektör sektör gösteren açık veri sistemi. İkincisi, işçi ve işveren örgütleriyle takvimi önceden belirlenmiş sosyal diyalog masası. Üçüncüsü, toplu pazarlık ve hızlı hak arama için gereken kanun paketi. Böylece vatandaş hangi kararın bakanlık genelgesiyle hemen uygulanacağını, hangisinin bütçe istediğini, hangisinin Mecliste beklediğini görebilirdi. Siyasette güven, her sorunu üstlenmekten değil; sorumluluğunuzu, takviminizi ve hesabınızı açık tutmaktan doğar. Birinci karar Asgari ücreti taban ücret haline getirmek İlk kararım, asgari ücretin belirlenme biçimini değiştirmek olurdu. Bugün tartışma çoğu zaman tek bir rakama kilitleniyor. Rakam açıklanıyor, birkaç gün herkes kimin ne kadar kazandığını hesaplıyor, ardından enflasyon o rakamı aşındırmaya başlıyor. Oysa ücret politikası bir gece yapılan pazarlık değil, kuralları önceden bilinen bir kurum olmalı. Asgari Ücret Tespit Komisyonunun yanında sürekli çalışan bağımsız bir teknik kurul kurardım. Bu kurulda çalışma ekonomistleri, istatistikçiler ve sosyal politika uzmanları bulunurdu. Gerçekleşen enflasyonu, beklenen enflasyonu, çalışan başına verimlilik artışını, milli gelirde emeğin payını ve farklı hane tiplerinin temel giderlerini aynı raporda yayımlardı. Hangi veri kullanıldı, hangi varsayım yapıldı, ücretin istihdam ve bütçe üzerindeki muhtemel etkisi nedir; toplum bunları karar açıklanmadan önce görürdü. OECD de Türkiye için bağımsız uzman yapısının ücret kararı ile diğer politika alanları arasındaki bağı daha iyi kurabileceğine dikkat çekiyor.2 Bu teknik kurul hükümetin ya da sosyal tarafların yerine geçmezdi. Son karar yine işçi, işveren ve kamu temsilcilerinin müzakeresiyle alınırdı. Fakat herkes aynı veri seti üzerinden konuşurdu. Ayrıca yüksek enflasyon dönemlerinde ara değerlendirmeyi siyasi takvime bırakmazdım. Gerçekleşen enflasyon, ücret belirlenirken kullanılan patikanın belirgin biçimde üzerine çıkarsa komisyon otomatik olarak yeniden toplanırdı. Bu mekanizma her ay ücret güncellemek anlamına gelmez; satın alma gücündeki olağan dışı kayba karşı önceden ilan edilmiş bir güvence sağlar. İkinci adım ücret merdivenini yeniden kurmak olurdu. Aynı işyerinde yeni başlayanla on yıllık ustanın, vasıfsız işle nitelikli işin ücreti birbirine yaklaşmışsa insanlar neden eğitim alsın, neden beceri kazansın, neden o işyerinde kalsın? Kamu ihalelerine giren ve önemli istihdam teşviki alan şirketlerden, görev ve beceri düzeylerine göre açık ücret basamakları yayımlamalarını isterdim. Mesleki yeterlilik kazanan, sorumluluğu artan ve kıdem elde eden çalışanın ücretinde bunun karşılığı görünürdü. Buradaki amaç devletin her mesleğin ücretini Ankara’dan yazması değildir. Ama devlet kendi parasını ve teşvikini kullanırken kaliteli istihdam şartı koyabilir. Asgari ücret bir tavan gibi çalışıyorsa, kamu desteği de bu yapıyı yeniden üretmemeli. Kamunun desteklediği iş, çalışanı asgari ücrette tutan değil, beceri ve verimlilik arttıkça ücreti de yükselten iş olmalı. İkinci karar Çalışanın pazarlık gücünü artırmak İkinci kararım toplu pazarlığı yeniden işler hale getirmek olurdu. Çünkü bir ülkede ücretler yalnızca enflasyonla ve verimlilikle belirlenmez; masanın iki tarafının pazarlık gücü de sonucu belirler. Çalışan tek başına konuştuğunda işini kaybetme korkusuyla susabilir. Benzer işi yapan binlerce çalışan birlikte konuşabildiğinde ücret, mesai, izin ve iş güvenliği daha dengeli müzakere edilir. Temmuz 2026 verisine göre kayıtlı işçilerin yalnızca yüzde 13,8’i sendika üyesi. Üye olmak da toplu iş sözleşmesinden yararlanmak anlamına gelmiyor. Faaliyet gösteren 246 sendikanın yalnızca 60’ı yüzde 1’lik işkolu barajını aşmış durumda. Bu yapı, çalışanı temsil edecek örgütlerin işyerinde yetki almasını zorlaştırıyor.5 Ben işkolu ve işyeri yetki süreçlerini baştan sona gözden geçirirdim. Çalışanın hangi sendikaya üye olduğu işverenin erişemeyeceği biçimde korunur, üyelik nedeniyle işten çıkarma iddiaları aylarca sürüncemede kalmadan uzman iş mahkemelerinde hızla görülürdü. Yetki tespitleri dijital, gerekçeli ve denetlenebilir olurdu. Barajlar temsil kabiliyetini koruyacak ölçüde sadeleşir, aynı işkolunda birbirini kilitleyen uzun itiraz zincirleri kısalırdı. Bunların bir bölümü kanun değişikliği gerektirir; taslağı ilk yüz gün içinde Meclise gönderirdim. Ayrıca sektör düzeyinde ücret ve çalışma standartları kurulları oluştururdum. Perakende, lojistik, tekstil, turizm, çağrı merkezleri ve özel eğitim gibi çok sayıda çalışanın benzer sorunlar yaşadığı alanlarda işçi temsilcileri, işveren örgütleri ve kamu aynı masaya otururdu. Fazla mesainin nasıl kayıt altına alınacağı, vardiyanın ne kadar önce bildirileceği, deneyim ve sertifika farkının ücrete nasıl yansıyacağı gibi konular sektörün gerçeklerine göre belirlenirdi. Küçük bir otelle büyük bir zincire, mahalle işletmesiyle ulusal perakendeciye aynı yükümlülüğü bir gecede getirmezdim. Standartları işletme büyüklüğüne, geçiş süresine ve sektörün verimlilik koşullarına göre kademelendirirdim. Fakat küçük işletme olmak, çalışanın ücretini eksik ödemeyi ya da mesaisini yok saymayı meşru kılmaz. Geçiş için destek verilir; temel haklardan vazgeçilmez. Sendikalara da koşulsuz bir ayrıcalık tanımazdım. Mali tablolarını, yönetici ücretlerini ve seçim sonuçlarını üyelerine açık biçimde yayımlamaları gerekirdi. Temsilciler gizli oyla seçilir, üyelerin toplu sözleşme taslağını görme ve sonucu oylama hakkı güçlendirilirdi. Pazarlık gücü demokratik denetimle birlikte büyürse hem çalışanın güveni artar hem de sendikalaşma üzerine yapılan kolay suçlamalar zayıflar. Üçüncü karar Kanunu kâğıttan işyerine taşımak Üçüncü kararım denetimi değiştirmek olurdu. Türkiye’de birçok hak kanunda var: sigorta, fazla mesai ücreti, hafta tatili, yıllık izin, iş sağlığı ve güvenliği. Sorun, çalışanın bunlara fiilen ulaşıp ulaşamadığı. 2025 itibarıyla toplam kayıt dışı istihdam oranı yüzde 26,9; tarım dışı sektörlerde yüzde 16,9. Bu oran geçmişe göre gerilemiş olsa da milyonlarca insan için emeklilik, işsizlik güvencesi ve sağlık hakkı hâlâ eksik prim ya da kayıtsız çalışma yüzünden zayıflıyor.6 Her çalışanın e-Devlet üzerinden anlaşılır bir çalışma hesabı görmesini sağlardım. İşe giriş tarihi, bildirilen ücreti, prim günü, vardiyası, fazla mesaisi, kullandığı izin ve hak ettiği kıdem aynı ekranda yer alırdı. Çalışan yanlışlık gördüğünde tek tuşla itiraz eder, belgesini yükler, başvurusunun hangi aşamada olduğunu izlerdi. İhbarın kimliği güçlü biçimde korunur, işverenin misillemesine karşı hızlı tedbir uygulanırdı. Denetim yalnızca şikâyet gelince kapıya müfettiş gönderen bir düzen olarak kalmazdı. SGK bildirimleri, ücret ödemeleri, sektör ortalamaları ve işyerinin faaliyet hacmi, kişisel veriyi koruyan bir risk modeliyle karşılaştırılırdı. Yüz çalışanı olduğu halde sürekli asgari ücretin hemen üzerinden bildirim yapan, cirosu büyürken çalışan sayısı değişmeyen veya vardiya düzeniyle mesai kaydı uyuşmayan işyerleri önce incelenirdi. Algoritma ceza vermez; yalnızca müfettişin nereye bakacağını gösterirdi. Ceza insan kararıyla, delile dayanarak ve itiraz hakkı korunarak uygulanırdı. İhlal tespit edildiğinde yalnızca devlete para cezası kesmekle yetinmezdim. Önce çalışanın eksik ücreti ve primi faiziyle ödenirdi. Tekrarlanan ve kasıtlı ihlallerde şirket belirli süre kamu ihalesine giremez, teşvik alamazdı. Çünkü kurala uyan işletme maliyet üstlenirken, kayıt dışı çalışan işletmenin haksız rekabet avantajı elde etmesine devlet seyirci kalamaz. Teşvik sistemini de buna göre değiştirirdim. SGK’nın mevcut prim indirimlerinde zamanında bildirim, borçsuzluk ve kayıt dışı işçi çalıştırmama şartları zaten var. 2026’da genel indirim iki puan, imalat sektöründe yıl sonuna kadar beş puan uygulanıyor. Ben buna istihdamın niteliğini eklerdim: Ücreti doğru bildiren, iş sağlığı ve güvenliğini doğrulanabilir biçimde iyileştiren, çalışanına belgeli eğitim veren ve kadınlarla gençleri kayıtlı istihdamda tutan işletme daha güçlü destek alırdı.7 Bu desteği herkese ve sonsuza kadar dağıtmazdım. Gerçekten zorlanan küçük işletmeye, kayıtlı yeni istihdam için süreli prim desteği ve dijital bordro yardımı verirdim. Kaynağı, istihdam yaratıp yaratmadığı ölçülmeyen teşviklerden aktarırdım. Bir programın başarısı kaç kişiye kurs verildiğiyle değil, o insanların altı ve on iki ay sonra kayıtlı bir işte kalıp kalmadığıyla ölçülürdü. Çalışma hayatının önündeki bir başka engel bakım yüküdür. Çocuğuna veya yaşlı yakınına bakacak güvenli bir çözüm bulamayan insana yalnızca iş ilanı göstermek istihdam politikası değildir. Belediyeler ve ilgili bakanlıklarla birlikte vardiya saatlerine uyumlu kreşleri, sigortalı ve eğitimli bakım hizmetini desteklerdim. Bu adım özellikle kadınların işe girmesini ve işte kalmasını kolaylaştırır, bakım emeğini de kayıtlı bir mesleğe dönüştürür. Bu programın bedeli ve itirazlar Şimdi haklı itirazlara gelelim. Birinci itiraz şu: Ücretleri artırırsanız enflasyon yükselir, işletmeler işçi çıkarır. Evet, verimlilikten ve fiyat istikrarından kopmuş çok sert bir ücret artışı bazı sektörlerde istihdamı zorlayabilir. Bunu inkâr etmek doğru olmaz. Bu nedenle ücret politikasını para politikası, rekabet, vergi ve sosyal desteklerle uyumlu yürütmek gerekir. Benim önerdiğim model, rastgele ve öngörülemez sıçramalar yerine veriye dayalı bir patika ve zorlanan küçük işletmeye hedefli geçiş desteği kuruyor. İkinci itiraz şu: İşveren zaten ayakta kalmakta zorlanıyor. Bu da doğru. 28 bin liralık net ücretin işverene maliyeti 40 bin liranın üzerine çıkıyor. Aradaki farkın tamamı çalışanın cebine girmiyor. Bu nedenle Hazine ve Maliye Bakanlığıyla düşük ücretlerde prim yükünü kademeli hale getirecek bir reform hazırlardım. Fakat desteği, düşük ücreti kalıcılaştıran bir sübvansiyona çevirmem. İşletme verimlilik, teknoloji, eğitim ve ölçek kazanırken çalışan da bu kazançtan pay almalı. Üçüncü itiraz, sendikanın işyerini siyasete teslim edeceği kaygısıdır. Çözüm çalışanı örgütsüz bırakmak değil; sendikayı şeffaf, hesap verebilir ve üyeye bağlı hale getirmektir. Güçlü toplu pazarlık, iyi tasarlandığında işverene de öngörülebilirlik sağlar. Ücret, vardiya ve uyuşmazlık kuralları önceden bilinir; yöneticiyle çalışan arasındaki her sorun kişisel kavgaya dönüşmez. Bu programın bütçe maliyeti olur. Denetim kapasitesi, küçük işletme desteği ve bakım hizmetleri kaynak ister. Bunun için yeni vaatler ekleyip faturayı geleceğe bırakmazdım. Her desteğin süresini, hedef grubunu ve finansmanını bütçede ayrı gösterir; etkisiz programları kapatırdım. Sosyal politika, maliyetini saklayınca değil, sonucunu ölçünce güven kazanır. Başarıyı nasıl ölçeceğim Bakan olduğum gün büyük cümleler kurup bir yıl sonra başka başlıklara geçmezdim. Her üç ayda bir kamuoyuna beş gösterge açıklardım: Asgari ücret ile onun yüzde 10 üstü arasındaki dar bantta yığılan çalışanların payı, toplu iş sözleşmesi kapsamı, kayıt dışı istihdam, haftada 50 saatten fazla çalışanların oranı ve kadınlarla gençlerin kayıtlı istihdamda kalma süresi. Bir yılın sonunda asgari ücret artmış ama ücretlerin tamamı yine onun çevresinde toplanmışsa başarısız olmuşuz demektir. Sendika üyeliği yükselmiş ama toplu sözleşme kapsamı değişmemişse kâğıt üzerinde ilerlemişizdir. Müfettiş sayısı artmış ama çalışanın eksik ücreti tahsil edilmemişse denetim amacına ulaşmamıştır. Ölçü, kurumun kaç işlem yaptığı değil, çalışanın hayatında neyin değiştiğidir. Benim Çalışma Bakanlığımın hedefi herkesi aynı ücrette buluşturmak olmazdı. İyi bir çalışma düzeni, en alttaki insanı korurken beceriye, deneyime ve üretkenliğe de karşılık verir. İşletmenin büyümesine imkân tanırken bu büyümenin çalışan üzerindeki yükünü sınırsız bırakmaz. Kurala uyan işvereni kayıt dışı çalışan rakibi karşısında yalnız bırakmaz. Çalışmak, insanın bütün hayatını tüketen bir mecburiyet haline gelmemeli. Düzenli çalışan bir insan barınabilmeli, çocuğunun ihtiyacını karşılayabilmeli, dinlenebilmeli ve geleceği için küçük de olsa birikim yapabilmeli. Bunlar lüks değil; çalışan bir toplumun asgari düzenidir. Çalışma Bakanı olsaydım ilk günümde vereceğim söz şu olurdu: Size kolay bir mucize anlatmayacağım. Ücretin nasıl belirlendiğini şeffaflaştıracağım, çalışanı pazarlık masasında güçlendireceğim ve kanunda yazan hakkı işyerinde gerçek hale getireceğim. Bir ülke asgari ücretin kaç lira olduğunu konuşarak değil, kaç insanın asgari ücretten daha iyisini kazanabildiğini artırarak zenginleşir. Siz olsaydınız nereden başlardınız? Ücretten mi, sendikal haklardan mı, denetimden mi? Yorumlarda tek bir tercih yazın ve nedenini söyleyin. Bir sonraki bölümde, en çok tartışılan tercihi bütün maliyetiyle birlikte ele alalım.