🔴 CANLI | Faiz Kararı Açıklandı: Merkez Bankası Neyi Göze Alıyor?
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının politika faizini yüzde 37'den yüzde 36'ya indirme kararını enflasyon, talep ve üretimdeki görünümle birlikte değerlendiriyor. Enflasyon beklentileri ve enerji maliyetlerindeki riskler sürerken faiz indiriminin işletmeler, mevduat sahipleri ve borçlulara nasıl yansıyabileceğini açıklıyor. Merkez Bankasının tahvil alımları ve likidite yönetimini, fon piyasalarındaki güven sorunlarıyla birlikte ele alıyor. Son olarak, fiyat istikrarı çabalarının satın alma gücü ve ekonomik faaliyet üzerindeki sonuçlarını tartışıyor.
Ele Alınan Konular
- TCMB faiz kararı ve faiz koridoru
- Enflasyon beklentileri ve enerji maliyetleri
- Sanayi üretimi ve iç talep
- Tahvil alımları ve likidite yönetimi
- Fon piyasaları ve yatırımcı güveni
- Faiz kararının hane ve işletmelere etkileri
Herkese merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Ben Profesör Doktor Ceyhun Elgin.
Dün burada petrol 110 doların üzerindeyken Merkez Bankasının faiz indirip indirmeyeceğini konuşmuştuk. Bugün karar geldi. Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası politika faizini yüzde 37’den yüzde 36’ya indirdi. Gecelik borç verme faizini yüzde 39’a, borçlanma faizini de yüzde 34,5’e çekti. Yani faiz koridorunun tamamında bir puanlık indirim var. Sürpriz mi? Pek sayılmaz. Piyasanın genel beklentisi buydu. Ama bir kararın bekleniyor olması, doğru zamanda alınıp alınmadığı sorusunu ortadan kaldırmıyor.
Benim asıl merak ettiğim, Merkez Bankasının hangi sorunu çözmeye çalıştığı ve bu kararın kime nasıl yansıyacağı. Çünkü aynı faiz oranı bir işletme sahibi, bankada birikimi bulunan emekli ve kredi kartı borcunu çevirmeye çalışan biri için aynı anlama gelmiyor. Dolayısıyla bugün yalnızca yüzde 36 rakamının etrafında dönmeyelim. O rakamın arkasındaki ekonomik tabloya bakalım.
Önce karar metni. Merkez Bankası, enflasyonun ana eğilimindeki gerilemenin sürdüğünü, iç talebin zayıf kaldığını ve dışarıdan gelen maliyet artışlarının fiyatlara şimdiye kadar sınırlı yansıdığını söylüyor. Fakat enerji fiyatlarından kaynaklanan risklerin devam ettiğini de kabul ediyor. Daha önemlisi, bundan sonraki faiz kararlarını otomatik bir indirim takvimine bağlamıyor. Enflasyon görünümü bozulursa yeniden sıkılaştırma yapabileceğini belirtiyor. Yani bugün indirim yapıldı diye gelecek toplantıdaki karar peşinen verilmiş değil.
Peki enflasyondaki gerileme ne kadar güçlü? Eylül itibarıyla yıllık enflasyon yüzde 29,7 civarındaydı. Ekim ayı için yapılan güncel bir hesap, aylık artışın yüzde 2,7, yıllık oranın ise yüzde 29,9 olabileceğini gösteriyor. Bunlar tahmin, henüz açıklanmış veri değil. Gerçekleşirse yıllık enflasyonun hafifçe yeniden yükseldiğini göreceğiz. Üstelik özellikle gıda ve enerjide fiyat baskısı sürüyor. Demek ki ortada tamamlanmış bir mücadele değil, kırılgan bir süreç var.
Bir de çok önemli bir ayrım var. Enflasyonun yüzde 30’dan yüzde 25’e düşmesi, markette fiyatların gerilemesi demek değil. Fiyatlar yükselmeye devam eder, yalnızca daha yavaş yükselir. Maaşı fiyatların gerisinde kalan kişi için yaşam koşulları hemen iyileşmez. Enflasyonla mücadeleyi elbette gerekli görüyorum. Ama mücadelenin başarısını yalnızca açıklanan oranla değil, insanların alım gücünün ne olduğuyla birlikte değerlendirmemiz gerekiyor.
Üstelik reel sektörün önümüzdeki on iki aya ilişkin üretici enflasyonu beklentisi yüzde 30,4. Bu rakamın bugünkü enflasyonla aynı şey olmadığını vurgulayayım: Bir beklenti, işletmelerin ileride maliyetlerini nasıl hesaplayacağını gösteriyor. Yarın için hâlâ yüzde 30 civarında fiyat artışı bekleyen bir işletmenin bugünkü kararlarını buna göre düzenlemesi şaşırtıcı değil. Bu yüzden para politikasında güven, açıklamaların tonundan ibaret değil. İnsanların hedefe ulaşılabileceğine inanması gerekiyor. Faizi düşürürken bu güveni koruyabilirseniz başka, kaybederseniz bambaşka sonuçlar ortaya çıkıyor.
Tam burada bugünün diğer haberine gelelim. Tüketici güven endeksi eylülde 91,9 iken ekimde 84,8’e geriledi. İnsanların kendi mali durumlarına ve geleceğe ilişkin beklentilerinde ciddi bir bozulma var. Bunu soyut bir anket sonucu gibi görmeyin. Önümüzdeki yıl gelirinden emin olmayan bir aile yeni bir buzdolabı almayı, evini değiştirmeyi veya tatile çıkmayı erteliyor. O harcamanın ertelenmesi de başka bir işletmenin siparişini, ardından çalışanının gelirini etkiliyor. Güven kaybı böylece gerçek ekonomik faaliyete dönüşüyor.
Sanayide de buna benzeyen bir tablo görüyoruz. Mevsimsel etkilerden arındırılmış reel sektör güven endeksi ekimde 1,4 puan düşerek 101,1’e geldi. Özellikle mevcut siparişlere ve gelecek üç ayda üretime ilişkin değerlendirmeler kötüleşmiş. Kapasite kullanım oranı ise yüzde 74,3’e, yalnızca 0,2 puan yükselmiş. Evet, ihracat ve istihdam beklentilerinin bazı bölümlerinde sınırlı iyileşme var. Fakat buradan güçlü bir sanayi toparlanması sonucu çıkarmak zor. Fabrikalar ayakta, ama yeterince sipariş gelmediğinde yeni yatırım ve işe alım konusunda temkinli davranıyor.
Sanayi üretimi, kapasite kullanımı, elektrik tüketimi ve ara malı ithalatını birlikte düşündüğümüzde de güçlü bir canlanma işareti yok. Kısa vadeli kredi ucuzluğu kadar sipariş miktarı da belirleyici. Satamayacağını düşündüğü ürünü üretmek için hiçbir işletme, sırf faiz bir puan düştü diye büyük bir yatırım yapmaz. Yeni bir makineyi alabilmek kadar, o makinenin üreteceği ürünü satabilmek de gerekiyor. Bu yüzden yatırımı yalnızca faiz indirimine bağlamak doğru değil. İçeride talebin, dışarıda ihracat pazarlarının ve öngörülebilir bir maliyet yapısının da güçlenmesi gerekiyor.
İşte faiz indiriminin ekonomik gerekçesi bu zayıflık. Yüksek faiz, özellikle borçla çalışan işletmelerin maliyetini artırıyor. Krediyle makine alacak, ham madde stoklayacak veya maaş ödeyecek bir firma için finansmanın pahalı olması ciddi bir engel. Fakat burada bir çelişkiyle karşılaşıyoruz. Talep zayıfladığı için fiyatlar üzerindeki baskı hafifleyebilir; buna karşılık üretim ve istihdam da zarar görebilir. Enflasyonu düşürmek için toplumun satın alma gücünün sürekli aşınmasına dayanmak, bana göre kalıcı bir çözüm değil.
Üstelik dış dünyadan gelen baskı dinmiş değil. Dün 110 dolar civarında konuştuğumuz Brent petrol bugün 111 doların üzerine çıktı. Ortadoğu’da enerji altyapısına yönelik saldırı riski ve taşımacılıktaki belirsizlikler sürüyor. Türkiye enerjinin önemli bölümünü ithal ettiği için bu fiyatları dışarıdan satın alıyor. Petrolün pahalanması akaryakıt, ulaştırma ve üretim maliyetlerini artırabilir. Ancak bunu hemen bütün ürünlere aynı oranda zam gelecek diye okumamak lazım. Kur, vergiler, stoklar ve şirketlerin fiyatlama gücü sonucu değiştiriyor.
Merkez Bankası, maliyet şokunun iç fiyatlara geçişinin şimdiye kadar sınırlı kaldığını söylüyor. Peki ya petrol uzun süre bu seviyelerde kalırsa? Başlangıçta kârından fedakârlık ederek müşterisini koruyan işletme, bir süre sonra maliyeti fiyatına yansıtabilir. Dolayısıyla bugünkü sınırlı geçiş, yarının güvencesi değil. Ben kararın ihtiyatla devam ettirilmesi gerektiğini tam da bu nedenle düşünüyorum. Bir yanda talebi destekleme ihtiyacı, öte yanda yeniden güçlenebilecek enflasyon baskısı var.
Burada dünkü yayını izleyenlerin hatırlayacağı bir noktaya kısaca değineyim. Merkez Bankası bir süredir devlet tahvili alımlarını hızlandırıyor. Portföyün nominal büyüklüğü 541 milyar liraya ulaşmış durumda; yıl başında öngörülen 450 milyarın belirgin biçimde üzerinde. Piyasadan tahvil almak, özellikle nakit sıkışıklığı yaşanan dönemlerde finansal sisteme destek sağlayabiliyor. Ancak aynı tutarda paranın kalıcı olarak ekonomiye bırakıldığı anlamına gelmiyor; başka işlemlerle bu likidite geri çekilebilir. Yani faizin yanında bilançoya ve likidite yönetimine de bakmak zorundayız.
Üstelik fon piyasasındaki sorunlar henüz bütün sonuçlarıyla çözülmüş değil. Paralarına erişmeyi bekleyen yatırımcılar, kredi koşulları zorlaşan şirketler ve tahvillerin değerini takip eden bankalar aynı finansal ortamın içindeler. Piyasadaki işleyişe destek vermek önemli; fakat bunu mağduriyetlerin giderilmesiyle veya denetim sorumluluğuyla karıştırmamak lazım. Kalıcı güven için kimin ne zaman ödeme alacağı, zararın nasıl hesaplanacağı ve hatalardan kimin sorumlu tutulacağı da açıklığa kavuşmalı.
Peki şimdi cebimize etkisi ne olacak? Öncelikle bankalar mevduat faizini veya kredi faizini Merkez Bankasıyla aynı gün, aynı oranda değiştirmek zorunda değil. Bankanın fon bulma maliyeti, kredi verdiği kişinin riski ve mevcut düzenlemeler farklı. Kredi taksiti sabit olan birinin eski borcu da kendiliğinden ucuzlamıyor. O yüzden kararın ertesi günü kredi kullanmak için harekete geçmek yerine bankaların gerçekten hangi koşulları sunduğuna bakmak gerekiyor. Birikim sahibi içinse nominal getirinin yanında enflasyon karşısında ne kaldığı ve paraya ne zaman ihtiyaç duyulacağı önemli.
Bir de burada önemli bir asimetri var. Birikimini mevduatta değerlendiren kişi faizler düştüğünde getirinin azalmasını daha hızlı hissedebilir; ama aynı kişinin ödediği ihtiyaç kredisi faizi aynı hızla gerilemeyebilir. Her durumda böyle olacak demiyorum. Yalnızca para politikasının etkilerinin eşit ve eşzamanlı dağılmadığını hatırlatıyorum. Faiz indiriminin kimleri önce rahatlattığını, kimlerin daha uzun süre beklemek zorunda kaldığını izlemeden kararın toplumsal etkisini değerlendirmiş olmayız. Enflasyonun yükünü taşıyan kesimleri hesaba katmazsak, teknik olarak tutarlı görünen bir politika bile toplumda güven yaratmayabilir.
Dolar ve altın konusunda da aynı ihtiyat geçerli. Faiz indirildi diye doların mutlaka yükseleceği, altının mutlaka düşeceği gibi mekanik sonuçlar yok. Çünkü piyasalar bekledikleri kararı büyük ölçüde önceden fiyatlıyor. Bugün dolar sabah saatlerinde 49,63 lira civarındaydı. Asıl farkı, kararın ardından açıklanan mesajların gelecek faiz ve enflasyon beklentilerini nasıl değiştireceği yaratabilir. Döviz rezervleri de bu hesabın parçası. Son haftaya ilişkin ön tahminlerde swap hariç net rezervin 39 milyar dolar civarında olduğu görülüyordu. Bu nedenle yalnızca faiz oranına bakarak kur tahmini yapmayı sağlıklı bulmuyorum.
Bütün bu tercihler bize bütçeyi de hatırlatıyor. Gelecek yıl için yüzde 21’lik enflasyon varsayımı bulunuyor. Fakat bütçe kalemlerindeki nominal artışlarla ekonomideki gerçek ihtiyaçları ayrı ayrı değerlendirmek gerek. Emekliye, çalışana veya düşük gelirli ailelere ayrılacak kaynaklar, kamunun yatırım harcamaları ve vergi yükünün nasıl paylaştırıldığı enflasyon mücadelesinin toplumsal sonuçlarını belirliyor. Yalnızca faizi ayarlayıp gelir dağılımını, üretim kapasitesini ve kamu hizmetlerini görmezden gelirsek kalıcı istikrarı sağlamak çok zor.
Dışarıda da kolay bir ortam yok. Amerika’da güçlü şirket bilançoları borsalara zaman zaman destek veriyor; buna karşılık uzun vadeli tahvil faizleri yüksek ve yapay zekâ yatırımlarının finansmanı konusunda sorular var. Fransa’da enerji maliyetleri ve kamu borçlanmasının pahalılaşması hükümetin hareket alanını sınırlıyor. Türkiye gibi dış finansmana ihtiyaç duyan bir ülke açısından bu gelişmeler önemsiz değil. İçeride faiz indirmek, dışarıdaki yatırımcıların risk değerlendirmesini ortadan kaldırmıyor.
Sonuçta bugün yüzde 36’ya inmiş olduk. Sınırlı indirimin arkasındaki gerekçe anlaşılabilir: Talep zayıf, sanayi zorlanıyor, finansman pahalı. Ama enerji fiyatları yüksek, enflasyon beklentileri kırılgan ve ekonomik güven zayıflıyor. Bence bugünkü kararın asıl sınavı bundan sonra başlayacak. Enflasyon gerilerken üretim ayakta kalabilecek mi? Kredi koşulları gerçekten rahatlayacak mı? Ve en önemlisi, bu süreçte maliyeti yine yalnızca çalışanlar, emekliler ve küçük tasarruf sahipleri mi üstlenecek?
Benim için iyi ekonomi politikası yalnızca enflasyonu düşüren değil, bunu insanların hayatını daha öngörülebilir ve güvenli hale getirerek başaran politikadır. Bugünkü karara da bu ölçüyle bakıyorum. Şimdi sizin sorularınıza geçelim. Özellikle faiz indiriminin mevduata, krediye, dolara ve günlük hayatınıza etkilerini birlikte konuşalım.