🔴 CANLI | Petrol 110 Dolar! Yarın Faiz İner mi?
Bu Bölüm Hakkında
Canlı yayın, petrolün varil fiyatı 110 doların üzerindeyken Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankasının beklenen faiz kararını ve bunun enflasyon, kredi koşulları ve hane bütçeleri üzerindeki etkilerini değerlendiriyor. Merkez Bankasının devlet tahvili alımlarını, döviz işlemlerini ve piyasaya sağlanan likiditeyi birlikte ele alarak tek bir faiz oranının para politikasının tamamını göstermediğini açıklıyor. Fon piyasalarındaki likidite ve yatırımcı güveni sorunlarını, bütçe ve enerji maliyetleriyle bağlantılı biçimde inceliyor. Fransa, Çin, teknoloji yatırımları ve uluslararası ticaretten örneklerle petrol, faiz ve piyasa gelişmelerinin şirketlere ve çalışanlara nasıl ulaşabileceğini tartışıyor.
Ele Alınan Konular
- Petrol fiyatları ve enerji maliyetleri
- Türkiye'de faiz kararı ve enflasyon beklentileri
- Merkez Bankası tahvil alımları ve likidite
- Döviz işlemleri ve para politikası
- Fon piyasaları ve yatırımcı güveni
- Küresel piyasalar, ticaret ve teknoloji yatırımları
Herkese merhaba, Kayıt Dışı İktisat’a hoş geldiniz. Bugün 21 Ekim Çarşamba. Petrol 110 dolar civarında, yarın Merkez Bankasının faiz kararı var. İlk bakışta birbirini zorlayan iki gelişme: Enerji pahalılaşıyor ama faiz indirimi bekleniyor. Peki bu koşullarda faiz iner mi? İnerse hayatımızda ne değişir? Bugün bu sorulara bakacağız. Ancak faiz kararını değerlendirirken gözden kaçırmamamız gereken yeni bir gelişme var: Merkez Bankası, elindeki devlet tahvillerini artırıyor. Yarın açıklanacak faiz oranını, bugün yapılan bu işlemlerle birlikte düşünmemiz gerekiyor.
Önce petrolün nerede durduğunu söyleyelim. Brent petrol bu sabah 110 doların biraz üzerinde. Ortadoğu’daki çatışmalar, enerji tesislerine yönelik saldırılar ve deniz taşımacılığına ilişkin riskler fiyatı yüksek tutuyor. Görüşme ihtimali belirdiğinde fiyat gevşeyebiliyor, haberin devamı gelmediğinde yeniden yükseliyor. Dolayısıyla kalıcı bir ucuzlamadan söz etmek için erken. Türkiye açısından bunun önemi açık: Enerjinin önemli bölümünü dışarıdan alıyoruz. Aynı miktarda enerji için daha fazla döviz ödemek, hem şirketlerin maliyet hesabını hem ülkenin dış ödeme ihtiyacını değiştiriyor.
Ama petrolün yüzde on yükselmesi, markette her şeyin yüzde on pahalanacağı anlamına gelmiyor. Kur, vergiler, işletmelerin stokları ve müşterinin alım gücü sonucu değiştiriyor. Bir nakliyeci maliyetini hemen fiyatına yansıtabilirken, müşteri kaybetmekten korkan başka bir işletme bir süre kârından vazgeçebiliyor. Merkez Bankasının izlemesi gereken de bu yayılma: İlk maliyet artışı, zamanla herkesin fiyatını peşinen yükselttiği bir davranışa dönüşüyor mu? Faiz kararı petrol arzını artırmaz; fakat maliyet artışının ekonominin geri kalanında ne kadar kalıcılaşacağını etkileyebilir.
Nitekim ekim ayına ilişkin güncel bir tahminde aylık enflasyonun yüzde 2,7 olması öngörülüyor. Bu hesapta gıda ve enerji artışları belirleyici. Ay henüz bitmedi; elimizde açıklanmış bir ekim enflasyonu yok. Ama bu beklenti bize kararın hangi ortamda alınacağını anlatıyor. Önümüzdeki aylarda fiyat artışlarının yavaşlayacağına güven zayıflarsa, faiz indirimini sürdürmek de zorlaşır. Benim burada dikkat edeceğim, insanların önümüzdeki ay için ne beklediği. İşletmeler yeni fiyatlarını, çalışanlar ücret taleplerini, bankalar kredi tekliflerini bu beklentilere göre oluşturuyor. Bugünkü fiyat kadar yarına ilişkin düşüncemiz de sonucu etkiliyor.
Yarın için piyasanın ağırlıklı beklentisi bir puanlık faiz indirimi. Yüzde 37’den yüzde 36’ya iniş bekleniyor. Bu, verilmiş bir karar değil. Ben de mevcut beklentiler içinde sınırlı bir indirimi daha olası buluyorum. Fakat kararın büyüklüğü kadar, Merkez Bankasının başka hangi araçları kullandığı önemli. Çünkü ekonomiye para sağlamak yalnızca politika faizini değiştirmekten ibaret değil. Banka, faiz oranını açıklamadan önce de piyasadaki Türk lirasının miktarını ve finansmanın hangi koşullarda bulunabildiğini etkileyebiliyor.
Bugünkü yeni bilgi tam burada. Merkez Bankasının devlet tahvili portföyü, nominal değerle 541 milyar liraya ulaşmış durumda. Yıl başında açıklanan yıl sonu hedefi 450 milyar liraydı. Ağustosta yeniden başlayan alımların hızı, eylülde ve ekimde artırılmış. Ekim ayında şu ana kadar yapılan nominal alım 54 milyar lira. Nominal değer dediğimiz, tahvilin üzerinde yazan tutar; ödenen nakitle bire bir aynı şey değil. Yine de bu rakamlar bize bankanın tahvil piyasasındaki varlığını belirgin biçimde artırdığını gösteriyor.
Tahvil, devletin borçlanırken verdiği bir ödeme taahhüdü. Merkez Bankası piyasadaki tahvili satın aldığında, satan kuruluş karşılığında Türk lirası elde ediyor. Böylece nakde ihtiyaç duyanların ellerindeki varlıkları aceleyle satmak zorunda kaldığı bir dönemde piyasayı rahatlatabiliyor. Alıcı bulunması, satış baskısını ve borçlanma maliyetini de hafifletebilir. Bugünkü alımları, bazı fonlarda yaşanan sorunların finansal koşulları sıkılaştırdığı bir ortamda değerlendiriyoruz. Dolayısıyla yarın sadece faiz rakamına bakarsak, bugün verilmekte olan desteğin bir bölümünü gözden kaçırmış oluruz.
Bunu akaryakıtı peşin alıp müşterisinden parasını iki ay sonra tahsil eden bir nakliyeci üzerinden düşünelim. Petrol yükseldiğinde, aynı işi yapabilmek için daha fazla paraya ihtiyacı oluyor. İşletme kârlı çalışsa bile o iki ayı finanse etmek zorunda. Piyasadaki nakit sıkışıklığının hafiflemesi bankanın kaynak bulmasını kolaylaştırabilir. Ancak o kaynağın nakliyeciye hangi faizle ulaşacağı, işletmenin borcuna, ödeme geçmişine ve bankanın kredi koşullarına da bağlı. Faiz indiriminin etkisi bu ilişkiler içinden geçerek bize ulaşıyor. Merkez Bankasının verdiği destekle işletmenin gerçekten kullanabildiği kredi arasındaki mesafeyi bu yüzden önemsiyorum.
Tahvil alımlarındaki bu temponun sürmesi ve ihalelerde öngörülen en yüksek tutarların gerçekleşmesi halinde, yıl sonunda portföyün 700 milyar lirayı aşabileceği hesaplanıyor. Bu, Merkez Bankasının açıkladığı yeni bir hedef değil; belirli varsayımlara bağlı bir hesap. Ayrıca tahvil alındı diye aynı miktarda paranın ekonomide kalıcı olarak dolaşacağını söyleyemeyiz. Banka başka işlemlerle piyasadan para çekebilir. Alımların süresi, büyüklüğü ve karşılığında yapılan işlemler önemli. O yüzden bugün kesin olarak söyleyebileceğimiz şey, tahvil alımlarının hızlandığı. Para politikasının bütünüyle gevşediği sonucuna varmak için daha fazla bilgiye ihtiyacımız var. Bu destek sürerken faiz indiriminde ihtiyatlı davranılması da tutarlı olabilir. Banka, ödeme akışını rahatlatırken genel talebi kontrol altında tutmaya çalışabilir.
Türk lirası desteğinin yanında döviz tarafını da izliyoruz. Bilanço verilerinden yapılan hesaplamalar, geçen hafta yaklaşık 4,8 milyar dolarlık Merkez Bankası satışına işaret ediyor. Bu, resmen açıklanmış kesin bir satış tutarı değil, bir tahmin. Yine de şu bağlantıyı kurmamızı sağlıyor: Döviz satışı karşılığında piyasadan Türk lirası çekilebilir; tahvil alımıyla Türk lirası sağlanabilir. Aynı anda farklı yönlerde işlemler yapılabildiği için, tek bir rakamdan bütün politikanın yönünü çıkarmak yanıltıcı olur. Kararın etkisini anlayabilmek için bu işlemlerin toplamına bakacağız. Üstelik doların dünyadaki hareketiyle Türkiye’deki hareketi farklılaşabiliyor. Bugün doların başka büyük para birimleri karşısında zayıflaması konuşuluyor. Doların Türk lirası karşısındaki fiyatında ise bizim enflasyonumuz, döviz ihtiyacımız ve sermaye hareketleri de belirleyici. Dövizle ödemesi olan birinin hesabında bu ayrım önemli.
Peki tahvil piyasasının desteklenmesi, fonlardaki sorunların yayılmasını nasıl sınırlayabilir? Nakde sıkışan bir fon, elindeki tahvili düşük fiyattan satmaya razı olabilir. Bu satış, benzer tahvilleri tutan başka yatırımcıların portföy değerini de aşağı çekebilir. Onlar da satışa yönelirse ilk sorun büyüyebilir. Merkez bankalarının piyasanın işlemesine önem vermesinin nedenlerinden biri bu. Burada amaç, geçici bir nakit sıkıntısının gereksiz kayıplar üreterek yayılmasını sınırlamak olabilir. Bunun hangi kurumlara, hangi koşullarla destek verildiği konusunda açıklıkla yürütülmesi de güven açısından önemli.
Burada parasına ulaşmayı bekleyenleri doğrudan ilgilendiren bir nokta var: Piyasanın işleyişine verilen desteğin, yatırımcı kayıplarının karşılanmasından ayrı değerlendirilmesi gerekiyor. Son açıklamalarda küçük yatırımcılara öncelik verecek ara ödemeler üzerinde çalışıldığı, kamu kaynaklarıyla zararların karşılanmasının ise planlanmadığı belirtiliyor. Ancak hukuki düzenlemeye ihtiyaç duyulan bir süreçten söz ediliyor. Bu nedenle henüz herkes için kesinleşmiş bir ödeme tarihi veya geri alınacak tutar varmış gibi konuşmak doğru olmaz. Bekleyen kişinin ihtiyacı, kendi durumuna ilişkin açık ve uygulanabilir bir takvim.
Buradaki sıkıntıyı gündelik bir örnekle düşünelim. Bir varlığınız olabilir, kâğıt üzerinde bir değeri de olabilir. Ama bugün satmak istediğinizde o değeri ödeyecek alıcı yoksa, yarınki borcunuzu onunla kapatamazsınız. Fonun elindeki varlığın değeri, ne kadar sürede satılabileceği ve yatırımcının parasına erişme koşulu bu nedenle birlikte önemli. Üstelik bazı fonlardaki sorunları bütün fonlara yayarak değerlendirmek de hata olur. Birikiminizi değerlendirirken getiri oranının yanına, paranın neye yatırıldığını ve ihtiyacınız olduğunda kaç günde geri alınabildiğini koymanız gerekiyor.
Kamunun gelir gider planı da bu hesabı etkiliyor. 2027 bütçe teklifindeki harcama artışları, ÖTV gelir hedefleri ve SGK’ye yapılacak transferler tartışılıyor. Bütçe politikası toplam talebi güçlü biçimde desteklerse, Merkez Bankasının enflasyonu yavaşlatma işi zorlaşabilir. Harcamanın nereye gittiğine bu yüzden bakacağız. Vergi geliri hedefindeyse oranların yanında fiyatlar ve satış miktarı da belirleyici. ÖTV gelirinin yükselmesi, vergi oranlarının ne kadar değişeceğini tek başına söylemiyor. SGK transferi de kurumun finansmanını anlatıyor; emekli aylıklarındaki artışı öğrenmek için aylıklara ilişkin kararı görmemiz gerekiyor. Transferin hesabını etkileyen muhasebe değişiklikleri de var.
Bunu neden özellikle söylüyorum? Çünkü insanlar bu başlıkları okuyup kendi bütçelerini yapıyor. Beklenen bir zamma güvenerek borca giren kişi, sonunda çok farklı bir gelirle karşılaşabilir. Ekonomi haberinin günlük hayatta faydalı olması, açıklanan rakamın hangi soruya cevap verdiğini doğru anlamamıza bağlı. Kamu bütçesindeki bir kalem bize devletin planını anlatır; bizim gelecek yıl cebimize girecek parayı tek başına söylemez. Üstelik faiz indirilse bile bankanın kredi fiyatlamasında kaynak maliyeti, risk ve kredi kuralları da etkili olmaya devam eder.
Bu gelir gider hesabının hükümetleri ne kadar zorladığını Fransa’da görüyoruz. Fransa, yüksek yakıt fiyatları karşısında Birleşik Arap Emirlikleri ve Bahreyn’den ayda toplam 200 bin ton ek motorin tedariki için taahhüt aldı. Burada hükümet doğrudan yakıtın bulunabilirliğine müdahale etmeye çalışıyor. Çünkü tüketiciye destek vermek başka, ülkeye yeterli yakıt getirmek başka bir mesele. Ancak Fransa’nın borçlanma maliyeti de yüksek; on yıllık tahvil faizi yüzde beşe yaklaşmış durumda. Hükümetin vereceği her desteğin bütçeye ve gelecekteki finansman ihtiyacına bir karşılığı var.
Yüksek borç, tek başına bir ülkenin ödeme güçlüğüne gireceğini göstermez. Ekonominin büyümesi, borcun vadesi, hangi para biriminde olduğu ve yatırımcıların güveni de önemlidir. Ama enerji pahalılaşırken borçlanmanın da pahalı olması, hükümetin hareket alanını daraltır. Fransa’nın yaşadığı sıkışma bu. Enerji güvenliği arayışı da ülkeleri yeni ticari ve diplomatik anlaşmalara yöneltiyor. Böyle bir dönemde ticaretin önüne konan her yeni engel ayrıca maliyet yaratıyor; ülkelerin kendi üreticisini koruma çabası, başka üreticilerin giderlerini artırabiliyor.
Amerika ile Kanada arasındaki tarife tartışmasında bunun somut bir örneği var. Kanada’dan getirilen bazı ürünlere uygulanan yüzde 50’lik tarifeye karşı dava açan şirket, Amerikalı bir gıda şirketi. Kanada’dan peynir alırken vergi ödüyor, Kanada’ya ürün satarken de karşı önlemlerle karşılaşıyor. Dava henüz sonuçlanmış değil. Ama şirketin yaşadığı sorun, gümrük vergisinin yükünü neden yalnızca karşı ülkenin taşıdığını varsayamayacağımızı gösteriyor. İthalatçı, üretici ve tüketici arasında paylaşılan bir maliyet oluşuyor. Bu maliyeti kimin ne kadar taşıdığı, şirketlerin fiyat artırabilme gücüne bağlı.
Benzer bir gerilim teknoloji alanında yaşanıyor. Avrupa’da uydu iletişiminde kullanılacak frekansların Avrupalı şirketlere ne ölçüde ayrılacağı tartışılıyor; Amerika da Starlink gibi şirketlerin erişiminin sınırlandırılmasına karşı çıkıyor. Burada henüz tamamlanmış bir yasaktan söz etmiyoruz. Tartışma, ülkelerin teknolojide kendi kapasitesini geliştirme isteğiyle mevcut hizmetlere erişim arasında. Çinli yapay zekâ şirketi Moonshot’ın Singapur’da büyüme hazırlığı da bu uluslararası rekabetin başka bir örneği. Teknoloji yatırımlarının hesabında artık ürünün kalitesi kadar, nerede ve hangi kurallarla satılabileceği de var.
Bir de ürünü çalıştıracak altyapı meselesi var. Bugün Avustralyalı veri merkezi işletmecisi NextDC’nin hissesi, işlemlerin ilk bölümünde yüzde 44 düştü. Neden? Büyük bir veri merkezine gerekli elektriği sağlayacak şebeke çalışmalarında gecikme yaşanıyor. Şirketin müşterileriyle sözleşmeleri var, fakat kapasite zamanında devreye giremeyince beklenen gelir erteleniyor. Bunun üzerine gelir ve kâr beklentileri aşağı çekiliyor, yeni yatırımlar gözden geçiriliyor. Elektriğin hangi tarihte bağlanacağı, milyonlarca kişinin kullanacağı bir teknolojiye yapılan yatırımın değerini etkiliyor.
Bu olayda benim dikkatimi çeken, yatırım hesabındaki bir zamanlama sorunu: Talep olması, o talebin zamanında gelire dönüşeceğini garanti etmiyor. İnşaat, enerji bağlantısı veya izin gecikince gelir ötelenebiliyor; finansman yükümlülükleri ise devam edebiliyor. Bir teknolojinin hayatımızı değiştirecek olmasıyla, o teknolojiye yapılan her yatırımın kârlı çıkması aynı şey değil. Büyük veri merkezlerine ayrılan paranın ne kadarının verimli uygulamalara dönüşeceği sorusu bu nedenle ciddiye alınmalı. Teknolojik başarıyla finansal başarı arasındaki bağlantıyı ayrıca kurmak gerekiyor.
Nitekim aynı gün dünya borsalarında daha olumlu bir hava da var. Amerika’da açıklanan şirket kârları piyasayı destekliyor, Asya borsalarında yükseliş görülüyor. Demek ki yatırımcılar bütün şirketlere aynı gözle bakmıyor. Beklentisini karşılayan şirketle, gelirini ertelemek zorunda kalan şirket arasında ayrışma var. Dolayısıyla yükselen bir endeksin içinde çok sert düşen şirketler bulunabiliyor. Gündemi yalnızca “Piyasalar iyimser” veya “Piyasalar korkuyor” diye okumak, paranın hangi faaliyetlere yöneldiğini görmemizi zorlaştırıyor. Asıl merak edeceğimiz, kazancın nereden geldiği ve devam edip edemeyeceği.
Bu soruyu ülkeler için de sorabiliriz. Çin ekonomisi üçüncü çeyrekte yüzde 4,5 büyüdü. Teknolojiyle bağlantılı ihracat büyümeyi desteklerken iç tüketim daha zayıf kalıyor. Yeni açıklanan politika hazırlıklarında iç talebin güçlendirilmesi, tüketiciye ulaşan destekler ve hizmet harcamaları öne çıkıyor. Bunun anlamı şu: Fabrikanın dışarıya daha fazla mal satması, ülkedeki her hanenin harcamaya hazır olduğu anlamına gelmiyor. İnsanların gelirine ve geleceğine güvenmesi gerekiyor. Çin yönetimi de ihracatın yanına daha güçlü bir iç talep koymaya çalışıyor; bunun ne kadar başarılacağını uygulamada göreceğiz.
Peki üretim ve teknoloji yatırımları artarken çalışanın önünde nasıl bir hayat açılıyor? İşe alım şirketi Randstad’ın son sonuçlarında Almanya ve Kuzey Amerika’da toparlanma işaretleri görülürken Fransa zayıf kalıyor. Bu sonuç bize bazı pazarlarda işe alım işinin canlandığını söylüyor; kaç kişinin işe girdiğini görmek için ayrıca istihdam verisine bakıyoruz. Yapay zekâ bazı görevleri azaltırken başka becerilere talep yaratabilir. Burada belirleyici olan, yeni işlere geçişin ne kadar kolay olduğu ve insanların bu geçiş sırasında gelirlerini koruyup koruyamadığı. Ekonomi büyürken bazı çalışanların kendisini daha güvensiz hissetmesi mümkün.
Bu güvensizlik göç tartışmalarında da karşımıza çıkıyor. Tunus’ta gençlerin ülke değiştirme isteğini anlatan haberlerde yalnızca düşük gelirden söz edilmiyor. İyi kazanan bazı gençler de kamu hizmetlerini, özgürlük alanını ve geleceklerini planlayabilmeyi önemsiyor. Göç alan ülkelerdeyse tartışma bu kez yeni işlerin kimlere gittiği üzerinden yürüyor. İngiltere’de yabancıların istihdam artışındaki yüksek payını gösteren rakamlar, tek başına yerli çalışanların işlerinin ellerinden alındığını kanıtlamaz. Hangi sektörün büyüdüğüne, hangi işlerin boş kaldığına ve kimlerin işgücüne katılabildiğine bakmak gerekir. Aksi halde bir dağılımı görüp nedenini bildiğimizi sanırız.
Bu gelişmelerin bizim açımızdan ortak tarafı, geleceği hesaplayabilme ihtiyacı. Fon yatırımcısı parasına ne zaman ulaşacağını, işletme enerji giderini, çalışan gelirinin ne kadar korunacağını bilmek istiyor. Belirsizlik arttığında herkes kendince önlem alıyor: Kimi harcamasını erteliyor, kimi fiyatını yükseltiyor, kimi yatırımını başka yere taşıyor. Bu davranışlar bir araya geldiğinde ekonominin gidişatını değiştiriyor. O nedenle yarın Merkez Bankasının açıklamasında yalnızca faiz oranına değil, enerji riskini nasıl değerlendirdiğine ve attığı diğer adımlarla nasıl bir bütün kurduğuna da bakacağım.
Bir puanlık indirim gelirse bunu kredilerin hemen ucuzlayacağı veya kurun mutlaka belirli bir yönde hareket edeceği şeklinde okumayacağım. Tahvil alımlarıyla sağlanan destek, piyasadan çekilen para, enflasyon beklentileri ve bankaların kredi koşulları birlikte önemli olacak. Faiz sabit kalırsa da bunun bütün finansman koşullarının değişmeden kaldığı anlamına gelmediğini hatırlayacağız. Bugün konuştuğumuz yeni tahvil alımları tam da bunu gösteriyor. Karardan sonraki günlerde ve haftalarda, bankaların mevduat ve kredi faizlerinin nasıl değiştiğini izleyeceğiz.
Örneğin gelecek ay bir ödemeniz varsa, birikiminizin getirisi kadar o tarihte elinizin altında olup olmayacağı da önemli. Yeni bir borç alırken de beklediğiniz faiz indirimi gecikirse ödemeyi sürdürebilecek misiniz? Bu soruya verebildiğimiz cevap, tek bir karar tahmininden daha kullanışlı olabilir. Ekonomi gündemini izlemek, hangi gelişmenin bizim hesabımızı neden değiştireceğini anlamamızı sağlamalı. Yarınki kararı da bu gözle değerlendireceğiz. Şimdi sizin sorularınıza geçelim; özellikle faiz kararıyla tahvil alımları arasındaki bağlantıda aklınıza takılanları konuşalım.