Trump’ı Ekonomi mi Yenecek? | ABD Ara Seçimleri 2026
Bu Bölüm Hakkında
Bölüm, 2026 ABD ara seçimlerinin Kongre'deki güç dengelerini ve vergi, harcama, sosyal programlar gibi ekonomi politikalarını nasıl etkileyebileceğini inceliyor. Seçmenlerin enflasyon, enerji ve konut maliyetleri karşısındaki deneyimlerinin, güçlü büyüme ve teknoloji piyasalarındaki yükselişle neden örtüşmeyebildiğini açıklıyor. Gümrük tarifelerinin maliyetinin ithalatçılar ve tüketiciler arasında nasıl dağıldığını, yapay zekâ kaynaklı verimlilik kazançlarının kimlere ulaşacağını ele alıyor. Anket belirsizliğini ve seçim sisteminin sandalye dağılımındaki rolünü değerlendirirken, sonuçların Trump'ın başkanlığını sona erdirmeyeceğini de vurguluyor.
Ele Alınan Konular
- ABD ara seçimleri ve Kongre dengeleri
- Enflasyon, enerji ve konut maliyetleri
- Gümrük tarifeleri ve tüketici fiyatları
- Teknoloji kazançları ve gelir dağılımı
- Temsil, katılım ve seçim sistemi
- Kongre'nin bütçe ve ekonomi politikası
Merhabalar, Kayıt Dışı İktisat kanalına hoş geldiniz. Ben Profesör Doktor Ceyhun Ergin. Bugünkü yayında 3 Kasım 2026 Salı günü, evet Salı günü yapılacak olan Amerikan ara seçimlerini konuşacağız.
Bu kongredeki, Amerikan kongresindeki güç dengesiyle beraber işte bu Amerikan ekonomisinin kimlere ne sunduğunu da değerlendirmek istiyorum. Çünkü bu seçimin arkasından aslında Türkiye’den baktığımızda bize de oldukça tanıdık gelecek bir geçim ve temsil meselesi var. Önce tabii niye Salı günü olduğundan da bahsedelim.
Çünkü Salı günü seçiminin olması bizim gibi ülkeler için, Avrupa ülkeleri için biraz ters bir şey aslında. İsrail’de de Salı günü olduğunu aslında gördük ama resmi tatil ilan ediyorlar Salı gününü. Amerika’da Salı günü ama resmi tatil de değil işin enteresan tarafı.
Çünkü Amerikan Anayasası Kasım’daki ilk pazartesinden sonraki Salı diye tanımlamış. 1 Kasım’a denk gelmesin diye öyle bir tanım yapmışlar. O zaman da işte Pazar günü, yani ilk Amerika ile ilgili bu yasa çıktığında aslında 1840’larda daha tarım toplumu olduğu için işte genelde Pazar günlerini insanlar kilisede geçiriyor.
Ve hani bir oy verme sandığa gitmek için de işte atla vesaire veya at arabasıyla bir seyahat yapmaları lazım. Pazar günü bunu yapmazlar bakış açısıyla. Bu Salı gününe konmuş.
İşte çeşitli böyle tarımsal tarım marketleri genelde pazarlar Çarşamba günü açılıyormuş. Çarşamba günden bir gün evvel olsun vesaire gibi temellendirenler de var. Ama tabii Salı günü olması çalışma günü olması itibariyle katılımı azaltıyor mu arttırıyor mu orası biraz muallak şu anda.
Yani azalttığını düşünenler ciddi sayıda var tabii ki. Çünkü tatil günü olmadığı için insanların eğer mesela gün içerisinde oy vereceklerse işten izin almaları lazım. Veya işte akşam mesai çıkışı gitmeleri lazım.
Bu da ayrıca bir yorgunluk tabii ki. Kuyruk olabiliyor akşam saatlerinde özellikle vesaire. Dolayısıyla aslında çalışan hani daha böyle emekçi nüfuslu aslında asimetrik olarak olumsuz yetkileyen bir durum olduğu söyleniyor Salı günü olmasına.
Ama ne kadar doğru tartıştılar. Benim Amerika’da arkadaşlarının arasında pazar günü olsa hiç bir Amerikalı tatil gününe gidip de oy vermez demiş olanlar da vardı. Bilmiyorum hani bunu ayrıca konuşmak lazım belki başka bir yayında başka bir yayının konusu olsun.
Ama şöyle bir seçmen düşünün. Çalışıyor Amerikan seçmeni için konuşuyorum. Maaşı da artmış ama ev sahibi olma ihtimali de giderek uzaklaşıyor.
Veya işini değiştirmek istiyor. Sağlık sigortasını kaybetmekten çekiniyor. Televizyonda ülkesinin teknolojide dünyaya öncülük ettiğini dinliyor.
Yalan da değil belki ama kendi çocuğunun daha güvenceli bir hayat yaşayacağından emin olamıyor. Sonra önüne bir sandık geliyor. İşte bu insanın bu vericiyi oyu anlamak için aslında sadece büyüme rakamlarının yeterli olmadığını göreceğiz bu yayında.
Çünkü hayatında neyin düzelmesini beklediğini, kime kızdığını ve kime hala bir şans vermek istediğini de anlamamız gerekiyor. Önce seçimin ne olduğunu netleştirelim. Amerikalılar bu seçimde başkan seçmiyorlar.
Hani Trump kaybetti falan başkanlıktan ayrılacak diye bir durum yok. Sosyal medyada bazı, Türkiye’deki gazetelerde vesaire saçma yorumlar görüyorum. Donald Trump görevine devam ediyor.
Daha iki senesi var zaten. Ama Amerikan kongresinin alt kanadı temsilciler meclisindeki 435 sandalyenin tamamı. Üst kanada senatodaki 100 sandalyenin ise özel seçimlerle beraber 35’i için oy kullanılacak.
Üçte bir yaklaşık diyebiliriz. Birçok eyalette valiler ve eyalet meclisleri de burada seçilecek. Dolayısıyla aslında sonuç ortaya çıktığında, tabii işte ertesi gün veya akşam saatlerinde Amerikan saatiyle.
Bu Washington’daki yasaların yanında aslında eğitimden, sağlık hizmetlerine, kimi eyalet vergilerinden, çalışma koşullarına kadar gündelik hayatı ilgilendiren kararları da etkileyebilecek. Ve yeni kongrede bu seçimlerin sonucunda Ocak ayında görevine başlayacak. Şimdi temsilciler meclisinde alt kanatta tam kadro üzerinden çoğunluk elde etmek istiyorsanız eğer 435’in yarısından bir fazlası 218 sandalye.
Senatoda ise bugün baktığımızda cumhur reislerin 53 sandalyesi var. Şu anda çoğunluk onlarda. Demokratlar kendileriyle beraber hareket eden bazı bağımsızlarla beraber 47’de.
Demokratların çoğunluğu alabilmesi için net 4 sandalye kazanmaları gerekiyor. 50-50 eşitlik yeterli olmuyor. Çünkü eşitliği senatonun başkanı başkan yardımcısı oluyor.
O da cumhuriyetçi J.D. Vance olduğu için şu anda. Cumhuriyetçi başkan yardımcısının oyu eşitliği bozabiliyor. Bu nedenle aslında ülke genelindeki oy eğilimiyle senatonun sonucu arasındaki önemli bir mesafe oluşabilir endişesi var.
En azından diyelim ki işte demokratlarda da cumhuriyetçilerde de farklı yönlerde tabii ki. Şimdi kongrenin ekonomi bakımından aslında baktığımızda önemi de burada. Çünkü vergiler, federal harcamalar, sosyal programlar ve borçlanma kararları bu kurumdan geçiyor.
Temsilciler meclisi alt kanadını el değiştirmesi işte başkanın yeni yasalar çıkartmasını zorlaştırabiliyor. Denetimi daha sıkı hale getirebilir Trump’ın üzerindeki. Senatonun el değiştirmesi üst düzey atamalarla federal yargıçların onay süreçlerini etkileyebiliyor.
Yani Amerikan başkanı yabancı bir ülkeye büyük elçi bile atadığında senatonun onayını almak zorunda kaldık. İşte anayasa mahkemesidir, para politikası kurulunu yöneten Fed’in merkez bankası üyesidir vs. Bunları da zaten alması gerekiyor.
Sandıktan çıkacak sonuç başkanın elindeki o imkanları ve karşılaşacağı engelleri büyük ölçüde değiştirecek. Şimdi 27 Ekim itibariyle baktığımızda aslında yani anketler itibariyle konuşuyorum. Ve sonrasında hani anketlerin trendine de baktığımız zaman aslında önceki birkaç günden gelen tablo demokratlar açısından oldukça elverişli gibi gözüküyor.
Roy Telson anketleri var, İp Sosun var. Muhtemelen seçmenler arasında yani jenerik seçmen denilen hani 100 kişiye sorduk anlamında bütün ülke genelinde. Demokrat kongre adaylarına destek %53 civarında, cumhuriyetçilere destek %44 civarında.
Aynı araştırmada Trump’ın genel görev onayı buna da çok bakıyor Amerikalılar %32. Bunlar hep iktidar partisi için cumhuriyetçi parti oluyor orada. Ciddi uyarılar ama tabi tek bir anketten de kesin sandalye hesabı çıkarmak doğru olmaz onu da söyleyelim.
Amerika’daki seçimler ülke çapında tek bir oy havuzunda sonuçlanmıyor. Hani işte 100 kişiye sorduk veya işte bir yani ülke yüzdesinden aldığınız oy oranıyla gitmiyorsunuz meclise veya işte kongreye. Mecliste seçim çevreleri senato da eyaletler belirleyici.
Anketlerin tabi hatası da istatistik hataları da adayların niteliği ve katılım sonucunu değiştirebiliyor. Benim hani buradaki değerlendirmem bugün yapacağım değerlendirme demokratların temsilciler meclisinde avantajlı olduğu. Senato da ise biraz daha belirsizlik bulunduğu yönünde.
Tabi avantajla garanti arasındaki farkı da sonra ne kadar korumak gerekiyor onu da söylemek lazım. Şimdi senato için main var mesela kuzeydoğuda bir eyalet kuzey carolina güneydoğuda bir eyalet. Cumhuriyetçinin elindeki koltuklar var burada.
Cumhuriyetçi senatörler var. Bunları demokratlar kazanabilir göreceğiz veya kazanamayabilir tabi ki ama en azından ortada gibi şu anda. Demokratların Michigan ve Georgia gibi eyaletlerde de kendi koltuklarını koruyup koruyamayacağı orada önem kazanıyor.
Bu sefer demokratlar da koltuk kaybedebilir aslında. Bir yandan belki 3-4 tane koltuk kazanırken senato da bir tane de kaybedebilirler. Bir yerdeki kazanç başka bir yerdeki kayıp da silinebilir yani.
Üstelik de bir seçmenin başkandan memnun olmaması mutlaka karşı partiye oy vereceği anlamına da gelmiyor. Bazen sandığa gitmemeyi seçebiliyor. Ama tabi seçimlerde bu siyasi öfkenin katılıma dönüşmesi en az öfkenin büyüklüğü kadar önemli deniyor.
Şimdi senatonun yapısı tabi ki ekonomik taleplerin temsilini büyük ölçüde etkileyen bir şey. Kaliforniya’nın da mesela şimdi Kaliforniya çok büyük bir eyalet, çok zengin bir eyalet. Gayri sarf yurt içi hastası dünyadaki pek çok ülkeden Avrupa’daki pek çok ülkeden büyük bir eyalet.
Kaliforniya’nın da mesela nüfusu çok daha az olan çok daha küçük ve kırsal bir eyalet olan Wyoming’in de 2 tane senatörü var. Senatör sayısı her eyaletin eşit. Şimdi böylece az nüfuslu eyaletler aslında nüfuslarına kıyasla çok daha güçlü temsil ediliyorlar.
Temsilciler Meclisi’nde ise seçmenin nerede yoğunlaştığı ve seçim çevrelerinin sınırları önem kazanıyor. Büyük şehirlerde çok yüksek oy almak ülkenin başka yerlerinde kaybedilen koltukları telafi etmeyebiliyor. O yüzden de mesela bir Amerikan başkanı seçiliyor Hillary Clinton zannedersem yanlış hatırlamıyorsam eğer Donald Trump’tan daha fazla oy almıştı aslında ülke genelinde ama işte bu seçim aritmetiği, seçim matematiği nedeniyle Donald Trump seçildi.
E tabi halini hani bu ekonomik hoşnutsuzluğun varsa böyle bir hoşnutsuzluk Bunun siyasi güce dönüşmesi kurumsal yapıdan geçiyor. Peki ekonomide Amerikan ekonomisinde seçmeni rahatsız eden ne diye soracak olursanız eğer Şu anda en son baktığımızda tüketici enflasyon Amerika için oldukça yüksek. Bizim için hayal bile edilemeyecek şekilde düşük ama 3,7.
Enerji fiyatlarında yıllık artış %20’nin üzerinde. Şimdi Türkiye’den bakıp belki işte bu 3,7’yi küçük görebiliriz ama seçmen baktığında kendi geçmişiyle, kendi geliriyle ve kendisine verilen sözlerle karşılaştırma yapıyor. Uzun süre daha düşük enflasyona alışmış bir toplumda tabi bu artışlar ciddi siyasi maliyet yaratabiliyorlar.
Burada tabi enflasyon oranı ile fiyat düzeyini de ayırmak lazım. Diyelim ki eskiden 100 dolara dolan sepet artık 130 dolara doluyor olsun. Bundan işte 5-6 senede buna çıkmış.
Enflasyonun düşüyor olması ki düşmüyor şu anda ama o sepetin tekrar 100 dolara olması anlamına da gelmeyecek. 130’un üzerine daha yavaş zam gelmesi anlamına gelecek. Ücretler işte haliyle bu kadar yükselmediyse burada hani halkı sıkışıyor.
Sıkıştığı zamanda işte bu geçmiş yıllarda kaybettiği alım gücünün hesabını sormaya çalışıyor. Bugünkü enflasyon oranına bakarak unutmuyor bunu. Şimdi bu durum tabi siyasette sürekli bir hesap sorma döngüsü yaratabiliyor aslında.
Bir seçmen hayat pahalılığı yüzünden iktidarı değiştirir. Yeni yönetim beklediği rahatlamayı sağlamayınca bu kez ona tepki gösterebilir. Hani 2 yıl içerisinde farklı partileri cezalandırması mutlaka da tutarsızlık olmaz onu söyleyelim.
Yani beklentisi aynı kalmış olabilir. Sorun burada belki partilerin bu tepkiyi kendi programlarına hani koşulsuz onay sanması. Seçmen bir fırsat veriyor.
Siyasetçi bunu uzun vadeli bir sadakat ilanı olarak okursa yeniden hayal kırıklığı üretiyor. Çünkü iş gücü piyasasında da benzer bir durum var. İşte Eylül’de Amerika’da işsizlik yine bizim neredeyse yarımız ama 4,2.
Tarım dışı istihdam artışı 29 bin kişi olmuş. Tabi tek aylık veriden bir ekonomik çöküş sonucu çıkartmıyoruz ama buna da en azından insanlar bakıyorlar. Ama şu anda işsizlik oranından daha ziyade baktıklarının enflasyon olduğunu söylemek yanlış olmaz.
Tabi burada konut fiyatlarının da hane halkı gelirine göre oransal olarak yükselmiş olması. O da bir sıkıntı yaratıyor. Ortalama bir Amerikan hane halkı için.
Şimdi borsa için de aslında farklı şeyler konuşulabilir. İşte gene baktığımızda aslında FED’in 2026’un ikinci çeyreğine ilişkin hesaplarında servet dağılımının altı yarısındaki hanelerin şirket hisseleri ve yatırım fonopaylarındaki toplam payı yalnızca %0,6. Emeklilik hakları ayrıca değerlendirilen bir kalem.
Dolayısıyla bu rakamı bütün finansal güvenliğinin ölçüsü diye sunamıyoruz ama hisse piyasasındaki kazancın ne kadar eşitsiz dağıldığını gösteriyor bize. Endeks yükseldiğinde Amerikan endeksleri rekor kılabiliyor. Mesela Trump’un döneminde bunu yaptılar ama herkesin hayatında aynı büyüklükte bir iyileşme yaratmıyor.
Ki yapay zeka tartışmasını da buraya bağlayabiliriz herhalde. Bir işletmenin aynı üretimi daha az çalışma saatiyle yapabildiğini düşünün. Ortaya çıkan kazanç daha yüksek ücret, daha kısa mesai, daha düşük fiyat veya daha yüksek kar şeklinde paylaşılabilir.
Teknoloji bu seçeneklerden hangisinin gerçekleşeceğini tek başına karar vermez. Rekabet, mülkiyet ve çalışanların pazarlık gücü sonucu belirler. Geleceğin ekonomisine duyulan, heyecanla kendi geleceğinden duyulan kaygının aynı kişide bulunması bu yüzden mümkündür diye düşünüyorum.
Ki bu yıl enerji meselesi sanki ayrıca belirleyecek ki savaşın da direkt Trump’ın yüzünden çıktığını düşünecek olursak. İran savaşıyla bağlantılı ciddi arz sorunları var. Yani fiyatı yükselten en temel etken İran savaşı ve haliyle de bu savaşı da başlatan Amerika ve İsrail olduğu için ve başta Trump yönetimi bu savaşı onay verdiği için birinci dereceden sorumlu tutulabiliyor Amerikan halkı tarafından.
Bunun diye bir yarattığı belirsizlik enerji maliyetini Amerikan iç siyasetinin merkezine taşıdı. Amerika bir petrol üreticisi aynı zamanda ama tüketicisini dünya fiyatlarından korumuyor bu. Yani petrol küresel bir piyasada fiyatlanıyor üreticinin kazancıyla benzin istasyonundaki o müşterinin hesabı aynı yönde değişmek zorunda olmuyor.
İşte dış politikada verilen kararların ekonomik bedeli bazen seçmene her hafta yeniden doldurduğu yakıt deposunda ulaşıyor. Ki Trump’ın ekonomi politikasının biliyorsunuz diğer önemli başlığı gümrük tarifeleri. Burada da sık yapılan bir hata var hani ithalata konan vergiyi doğrudan yabancı ülkenin ödediğini düşünmek.
Öyle olmuyor ama vergiyi gümrükte yatıran Amerika’daki ithalatçı oluyor. Ekonomik yükün sonradan kime kalacağı ise yabancı satıcının fiyatına şirketin kar marjına ve tüketiciye yapılan zamma bağlı. Dolayısıyla hani hukuken o vergiyi ödeyenle sonunda maliyeti taşıyanı da ayırmak gerekiyor.
Yine mesela burada New York Fed’in bir araştırması var 2025 tariflerini inceleyen bir araştırma. Bu yükün yaklaşık %90’ının Amerikan şirketleri ve tüketicilerin üzerinde kaldığını göstermiş. Bu ciddi mi maliyet tabi Amerikan tüketicisi için yani oldukça önemli.
Dolayısıyla hani Trump belki diyor biz bu faturayı dışarıya kesiyoruz. Ben Çin’e vergi koydum. Bunu Çin ödeyecek.
Öyle bir şey olmuyor aslında baktığımızda. Faturanın önemli bir kısmının içeride kaldığını görüyoruz. Halil’in seçim açısından bunun karşılığı da hani o milli güç söylemiyle geçim hesabı arasındaki gerilim.
Yine tabi burada şunu da söyleyeyim. Burada sanayiyi korumak için uygulanan her politikanın yanlış olduğu sonucu da çıkmasın. Ama üretim kapasitesini kaybeden bölgelerin yaşadığı sorunlar gerçek bunu anlıyorum.
Veya işte stratejik bazı sektörlerde yatırımın, altyapının, eğitimin ve kamu desteğinin tabi ki yeri var. Ama korumanın başarısını değerlendirirken hani yeni fabrikanın ücretlerine, çalışma koşullarına ve kalıcılığına bakmak lazım diye düşünüyorum. Tabi vergi ve sosyal harcama tarafı da aynı soruyu gündeme getiriyor.
Onu da söyleyelim. Yani kazanç kimde? Maliyet kimde kalıyor? Şimdi Kongre’nin Amerika’da çok güzel bir bütçe ofisi var. Congressional Budget Office.
Onlar bir araştırma yapmışlar. 2025’te kabul edilen büyük vergi ve harcama yasası. Big Beautiful Bill dediği Trump’ın.
İşte çok güzel yasa. Güzel yasa diyelim. Büyük güzel yasa.
2026-2034 arasındaki dağılımsal etkisini hesaplanmışlar. Ve değerlendirmelerine göre alt gelir gruplarının kullanabildiği kaynaklar azalırken orta ve üst gelir gruplarında artış var. Buradaki kaynak kavramı vergilerle beraber sağlık ve gıda yardımı gibi destekleri de içeriyor.
Bu da tabi aslında yine alt gelir grupları için olumsuz bir tablo. Dolayısıyla hani vergi indirimi yapıldığında tamam işte alt gelir grupları da daha az gelir vergisi ödeyecek olmuyor. Burada bir ailenin ödediği vergi azalırken yararlandığı sağlık desteği de azalırsa toplam sonucu ikisini beraber değerlendirdiğimizde belki olumsuz olarak görüyoruz.
Bu da yine Amerikan seçim sonuçlarını etkileyebilecek bir faktör olarak öne çıkıyor. Tabi burada kamu harcamalarını azaltma taahhütleri de vardı Trump’ın. Hatta biliyorsunuz ilk başa geldiğinde Department of Government Efficiency işte Devlet Verimlilik Bakanlığı’nı kurmuştu.
Elon Musk’ı da başına getirmişti bu bakanlığı. Kamu harcamalarını azaltıyoruz işte çarçur edilen parayı başka şeylere kanalize edeceğiz. İşte her Amerikalıya para ödeyeceğim vesaire buradan elde edilen tasarrufla vesaire diye.
Tabi böyle bir şey olmadı. Kaldı ki kamu bütçesinde biraz azalma olsa bile o her azalma toplam maliyetinin de aynı miktarda azaldığını göstermiyor. Yani kamunun karşılamadığı bir bakım hizmetini mesela bir aile satın almak zorunda kalıyor.
Alamıyorsa aileden biri çalışmayı bırakıp bunu üstlenebiliyor. Hani kamu bütçesindeki tasarrufun karşısında hanenin para ve zaman kaybını da yazmak gerekiyor bu hesabı yaparken. Bunu yaptılar mı yapmadılar mı? Tabi işin ayrı hikayesi.
Tabi burada Trump’a oy verenleri veya vermeyi düşünenleri küçümsemek bunu yapanlar da var aslında. Amerika’da da yapanlar var. Dış dünyada da yapanlar var.
Tabi bu olup biteni anlamayı zorlaştıran bir şey bence. Yani fabrikası kapanmış bir yerde yaşayan mavi yakalı bir işçinin kaybı yalnızca maaştan ibaret olmayabilir. Çevresindeki dükkanlar kapanır.
Belediyenin geliri azalır. Gençler gider. Kendisini yıllarca yönetenlerin bunları önemsemediğini düşünür.
Trump’ın üretim ve koruma vaatlerinin çekeciliğini aslında bu deneyimden ayrı ele alamayız diye düşünüyorum. Tabi sonra da vaatlerinin sonucuna bakmak lazım. Ama gerçekten bu vergilerin sonunda iş güvencesi, ücretlerin alım gücü, kamu hizmetlerinin erişimi gerçekten iyileştirmiş.
İyileşmediği gözüküyor. O yüzden zaten oyları düşüyor. Göç tartışması da aslında bu ekonomik öfkeyle iç içe olan bir şey.
Yani göçün dış göçünden bahsedilmiş. Amerika’ya ciddi bir göç var biliyorsunuz. Trump’ı engellemeye çalışıyor.
Vizeleri azaltmaya çalışıyor. Yeşil kart veya çalışma vizelerinin sayısını veya onlara ulaşabilirliğini zorlaştırmaya çalışıyor. Sayısını azalttı.
Tabi bu göçün ücretler, konut talebi ve kamu hizmetleri üzerindeki etkileri bölgelere ve sektörlere göre değişebiliyor. Tabi ciddi bir tartışma bunları beraber ele alır diye düşünüyorum. Göçmen emeğini bir anda azaltmanın tabi tarımda, bakım hizmetlerinde veya inşaatta çok ciddi üretim ve maliyet etkileri de olabiliyor.
Ücret baskısını konuşurken işverenlerin kayıt dışı çalıştırmasını, denetim eksikliğini ve örgütlenme engellerini de konuşmak gerekiyor. Demokratların önündeki büyük fırsat, bu fırsattan yararlanabileceklerini göreceğiz ama… Hakikaten ciddi büyük bir fırsat var ama tabi ekonomik cevaplarının da burada sınanması gerekiyor. Trump’a duyulan tepki demokratların problemine verilmiş bir açık çek sayılmaz.
Seçmen yeniden destek verdiğinde konutun eleştirebilir olmasını, sağlık maliyetinin hafiflemesini, çalışmasının karşılığını almayı bekleyecek. Daha düzgün bir yönetim dili değerli olabilir ama yine de her ay ödenen faturayı tek başına küçültmüyor tabi ki bu. Haliyle muhalefetin başarısı burada biraz iktidarın yanlışlarını, abukluklarını anlatmanın yanında kendi önerilerine günlük hayatta neyi değiştireceğini de göstermesine bağlı diye düşünüyorum.
Burada demokratlar bakımından bence en zor soru ekonomik gücün dağılımına ne ölçüde müdahale edecekler? Konutta arzı arttıracak politikaları desteklerken eleştirebilir kiralık konutu nasıl sağlayacaklar? Sağlık sisteminde fiyatları ve sigorta maliyetleri nasıl sınırlayacaklar? Çalışanların toplu pazarlık imkanı nasıl değişecek, nasıl güçlenecek? Şimdi bu alanlarda sonuç almak aslında güçlü çıkar gruplarıyla anlaşmazlık yaşamayı gerektiriyor. Programın ciddiyeti böyle bir anlaşmazlık ortaya çıktığında ne yapacaklarıyla aslında? Geriye adım mı atacaklar yoksa arkasında mı duracaklar? Böyle gözükecek. Haklar ve demokrasi meselesinin de bu hesabın içinde yeri var.
Örneğin kadınların kendi hayatları hakkında karar verebilmesi, eğitimlerini sürdürmeleri, iş gücüne katılmalarıyla doğrudan bağlantılı. Ayrımcılık insanların işe ve barınmaya erişimini etkiliyor. Sendikal haklar ücret pazarlığının koşullarını değiştiriyor.
Bu nedenle hani geçim sorunlarıyla hak taleplerini birbirinden koparmak insanların gerçek hayatında birlikte yaşadığı meseleleri yapay biçimde ayırıyor bence. İyi bir ekonomik program bu bağlantıları kurabilmeli diye düşünüyorum. Bir de tabi burada seçim kampanyasının finansmanı var.
Amerika’da bağımsız siyasi harcama yapan bu süper pat adı verilen bazı yapılar var. Bunlar kurallar çerçevesinde kişilerden, şirketlerden, sendikalardan sınırsız bağış kabul ediyorlar. Bu en çok hani para harcananın mutlaka kazanacağı anlamına gelmiyor ama kimin sesini tekrar tekrar duyurabildiğini ve hangi konunun gündemde kalabildiğini etkiliyor.
Şimdi siyasete katılmak herkese açık da olsa ki öyle ama bu hak kullanmak için sahip olan ekonomik imkanlar çok farklı. Ki bu farkı görmek tabi seçimleri anlamsız saymaya gerektirmez. Tam tersine kamusal denetimin neden gerekli olduğunu, neden yapılması gerektiğini gösterir aslında.
Yani seçilmiş bir kurumun harcamaları sorgulaması, çıkar çatışmalarını araştırması ve kararları da kamuoyunun önüne getirmesi bence önemli. Demokratik denetim zayıf adında tabi ekonomik kararların kimlere yararsa aldığını öğrenmekle zorlaşıyor. Devletle ilişkisini yönetebilen büyük aktörlerin karşısında küçük işletmelerin ve sıradan vatandaşların kendilerini koruyabilmesi çok daha güç haline geliyor.
Peki seçimden sonra ne olur hocam diye sorarsanız eğer? Demokratlar yalnızca eğer temsilciler meclisini alırsa ki Trump’ın ilk döneminde de böyle olmuştu. O zaman Trump’ın yeni vergi ve harcama düzenlemeleri için pazarlık yapma zorunluluğu artacak tabi ki. Meclis komitelerinin denetimi gündemi değiştirebilecek ama tabi yürürlükteki politikalar da kendiliğinden ortadan kalkmayacak.
Başkan yasaların tını da yürütme yetkilerini kullanmayı sürdürecek. Bütçe anlaşmazlıkları da kamu hizmetlerine ve ekonomik beklentileri etkileyebilir. Bu senaryo daha böyle yoğun pazarlık ve daha görünür kurumsal çatışma anlamına geliyor.
Demokratlar iki kanadı birden hem senatoyu hem temsilciler meclisini alırsa o zaman denetim gücü ve atamaları üzerindeki etki çok büyük olacak. Tabi buna rağmen Trump’ın veto yetkisi var o da ayrı mesela. Bazı yasalar için senatoda gereken geniş destek işte 60 kişiyle kabul edilmesi gerekiyor vs.
Bu da ayrı bir engel. Hani büyük bir ekonomik dönüşümün hemen başlayacağını varsayamayız. Kaldı ki demokratlar arasında da daha solda olanlar var daha merkezde hatta daha sağda olanlar da var.
Cumhuriyetçiler tabi burada iki kanadı da kurursa bu düşük bir ihtimal şimdilik ama yönetim programını sürdürmek için çok daha elverişli bir konumda olacaklar tabi ki. Bu durumda bile tabi dar çoğunlukla bunu sağlarlarsa tabi parti içindeki bazı görüş ayrılıkları bazen çünkü cumhuriyetçilerden de demokratlarla beraber oy verenler olabiliyor tam tersi olabildiği gibi o zaman bazı kararları zorlaştırılabilir diye düşünüyorum ama her üç sonuçta ne olursa olsun 2028 tartışmasını alevlendirecek. Cumhuriyetçiler kaybederse sorumluluğun Trump’ın tarzında mı ekonomik sonuçlarda olduğu mu tartışılacak.
Demokratlar kazanırsa hangi adayların ve hangi vaatlerin kazandırdığı önem artacak. Demokratların hangi kanadı daha üstün gelecek. Sol kanadı mı merkez kanadı mı.
Ben özellikle geçim maliyetiyle emek güvencesini somut önlerle birleştiren adayların performansına bakacağım. Çünkü seçim kazanma biçimi aslında partilerin bir sonraki seçimde nasıl bir program sunacağını da etkileyen bir şey. Türkiye açısından baktığımızda da aslında birkaç kanaldan beraber düşünmek gerekiyor.
Amerikan ticaret politikası tabi ki ihtiyacatçılarımızı ve 3. pazarlardaki rekabeti etkileyebiliyor. Enerji politikası savaşın seyri bize doğrudan yansıyor. Ama tabi ayrıca kongredeki dengi Türkiye’ye bazı yaptırımları veya savunmayla ilgili bazı ilişkilerimizi etkileyebilir.
Bunu da kabul etmek lazım. Ama tabi özellikle seçimin sonucuyla doların ya da faizlerin yönünü bire bir eşlettirmekten kaçınmak lazım bence. Yani feydin kararlarında enflasyon, istihdam ve beklentiler daha önemli.
Sonuç ne olursa olsun. Enerji fiyatı yükselirken büyümeye başlıyorsa Merkez Bankası’nın işi de zorlaşıyor. Bunu zaten canlı yayınlarla sık sık konuşuyoruz.
Faizi arttırmanın üretim ve istihdam maliyeti düşük tutmanın da enflasyon riski var. Amerika’daki işte siyasi gelişimleri aslında izlerken bu ekonomik mekanizmları takip etmek. Hani o seçim gecesindeki ilk piyasa hareketinden bence büyük sonuçlar çıkarmaktan çok daha yararlıdır diye düşünüyorum naçizane.
Ben 3 Kasım gecesi geldiğinde sandalyelerle beraber şuna bakacağım. Geçim sıkıntısı yaşayan seçmen hangi vaatlere karşılık verdi? İktidara tepki muhalefete kalıcı bir güvene dönüşüyor mu? Seçilenler bu güveni hak edecek bir programı ortaya koyabilecekler mi? Hani anketler bize yarışın belki işte bugünkü yönünü gösteriyor ama bu sorular seçim sonrasında anlamamıza yardımcı olacak bence. Hani bir partinin oy kaybetmesiyle ekonomik sorunların çözülmesi arasında yapılması gereken çok iş var diye düşünüyorum.
Sizin de yorumlarınızı bekliyorum. Hani hakikaten siz ne düşünüyorsunuz? Sizce kim kazanacak? Kim hangi kanadı alacak? Bir şey değiştirir mi bu dünyada, Türkiye’de? Bunları hep beraber yorumlarda tartışalım. Bildiğiniz gibi her yorum elimden geldiğince cevap vermeye özen gösteriyorum.
Yorumlarınızı, desteğinizi, like’larınızı, hype’larınızı, paylaşımlarınızı… Belki isterseniz ücretli üyelik olmayı, abone olmayı size teklif ediyorum. Bütün desteğinizi bekliyorum. Çok teşekkürler, iyi günler, görüşmek dileğiyle.